Vatan Postası Çalışanları
13 02 2007
MİNİMA (ASGARİ) PROGRAM, MAKSİMA (AZAMİ) PROGRAMSIZ OLAMIYOR.
YAKLAŞIK 7000 YIL ÖNCE GİRDİĞİMİZ SINIFLI-DEVLETLİ ÖZEL MÜLKİYET SİSTEMİNDEN ÇIKIP YAŞANABİLİR BİR DOĞA VE TOPLUMA GEÇİŞ SÜRECİ İÇİNDEYİZ.
DEMOKRATİK DEVRİM GİRİŞİMLERİ VE BAĞIMSIZLIK MÜCADELELERİ SOSYALİST PROGRAM VE UYGULAMALARDAN AYRI YAŞAMA GEÇEMİYOR.
SOSYALİST PROGRAM VE UYGULAMALARIN BAŞARIYLA YAŞAMA GEÇMESİ DE TÜM TARİH ÖNCESİ VE TARİH DÖNEMLERİNİN BİLİNCE ÇIKARILMASINA, GEÇMİŞTEKİ TÜM YAŞAM ÇIRPINIŞLARININ, ACILARININ VE TRAJEDİLERİNİN KUCAKLANIP BENİMSENEBİLMESİNE BAĞLI.
HAYATIN DAYATTIĞI BU BİRLEŞTİRİCİ ZORUNLULUĞU İNKAR: BAŞARISIZLIK VE TRAJEDİ İLE SONUÇLANIYOR... YANİ KAN VE ATEŞ...
... Venezuela örneği; bizlere, ordulaşmış halkların ve halk(çı)laşmış orduların, başta mazlum halklar olmak üzere tüm insanlığın toplumsal kurtuluşunda nasıl yaşamsal bir rol oynayabileceğini gösteriyor. Daha çok Aşağıbarbar (avcı-barışçı) toplum geleneklerine sahip olan ve yüzyıllar boyu dışardan gelen emperyalistlerin kurduğu ve yönlendirdiği ordulara sahip bir bölgede, en son olarak da onlarca yıldır CİA’nın faşist cunta denemelerine “arkabahçe” olan bir dünya coğrafyasında yer almasına rağmen, Venezuela’da yaşamı, halkını ve insanlığı savunmaya çalışan “BOLİVARCI ALBAY” (KEMALİST de denebilir) HUGO CHAVEZ; genellikle, bize benzer ülkelerde görülen ve antiemperyalist-antikapitalist duruşlara, ulusal kurtuluş savaşlarına daha yatkın olan, Ortabarbar (göçebe-ordu millet) geleneklerine sahip “CUMHURİYETÇİ” ordulara ve onların “KEMALİST” subaylarına, bir ibret anıtı olarak, uzaklardan el sallamaktadır. Gören, duyan varmış gibi!
Bizim "entel"ler; Zapata, Bolivar, Che sözcüklerinin ne anlama geldiğini anlamadan, onlara biçimsel bir sempati ile bakarlar da, o sözcüklerin bu topraklardaki karşılığı olan Ulusal Kurtuluş, Kuvayı Milliye, Halkçılık, Cumhuriyetçilik ve Bağımsızlık kavramlarına dudak bükerler, onları beğenmez ve demode, çağdışı, saçma bulurlar! Tıpkı, operanın doğmasına temel olan metropolitenleri anlamadıkları
halde, aşağılık kompleksi ile “hayran hayran” dinler gözüken, ancak kendi ülkesinin örneğin Neşet Ertaş’ını "pirimitiv" bulan züppeler gibi. Neşet Ertaş’ı anlayıp dinlemeyen bir “aydın” müslüman mahallesinde salyangoz satmaya kalkmaktan öte hiçbir şey yapamaz...DEVAM
Gazeteler
SİVİL SAVUNMA SEFERBERLİĞİ (1)
14 Eylül 2007 Cuma | Gönderen Can Gençler Yazılma Zamanı: Cuma, Eylül 14, 2007
SİVİL SAVUNMA SEFERBERLİĞİ (2)
Yazar Vatan Postası Çalışanları
13 02 2007
- Çağımızın savaşları, sadece askeri saldırı ve işgallerle olmuyor.
- Ekonomik, ticari, teknolojik, sanayi ve tarımsal, moral ve kültürel alanlardaki saldırı ve çökertmeler, hisse senetli $galler ülkelerin ve halkların varlıklarını tehdit ediyor.
- Çağımızda yıkımlar ve felaketler; depremlerin, su baskınlarının, kasırgaların, tsunamilerin ve çeşitli bulaşıcı hastalıkların yanında askeri işgallerden ve saldırılarılardan çok daha etkin “sivil darbe” ve “demokrasi” ihraçları, “sivil toplum” hareketleri yoluyla gerçekleştiriliyor. Etnik ve dinsel kışkırtmalar ekonomik, sosyal ve kültürel saldırılar korkunç yıkımlar ve doğa-toplum-tarih talanları ile sonuçlanıyor.
DEVAM
Gönderen Can Gençler Yazılma Zamanı: Cuma, Eylül 14, 2007
NEDEN VARIZ? NE İÇİN VARIZ? NASIL VARIZ?
Vatan Postası Çalışanları
10 02 2007
21 ARALIK 2006 TARİHİNDE SİTEMİZ SALDIRIYA UĞRADI VE BİR MÜDDET ARA VERMEK ZORUNDA KALDIK. SİZLERİN KATKI VE DESTEĞİ İLE SİTEMİZİ YENİDEN KURDUK. EMEĞİ GEÇEN HERKESE TEŞEKKÜRLER.
Nezih Gençler nezihgencler@hotmail.com
Neden Vatan Postası?
ABD, AB ve İsrail emperyalist güç merkezleri ve onların “yerli“ ortakları tarafından halkımıza, ülkemize ve bölgemize karşı yürütülen “haçlı seferleri”ne dur diyebilmek için...
Yaşanası bir doğa ve toplum yaratmak üzere duygu, düşünce ve davranış birliğini yaşama geçirmek için...
Kuvayi milliyeci halk örgütlenmesini gerçekleştirmek için...
Kendimizi, yakınlarımızı, işimizi, aşımızı, evimizi, barkımızı, çocuklarımızı, halkımızı ve ülkemizi savunabilmek, dünyayı ve insanlığı yaşam düşmanlarının elinden kurtarabilmek için...
Nasıl Vatan Postası?
Halk için, halkla birlikte ve halk tarafından ilkesi ile, yoksul ve dar gelirli halk kesimlerimizin örgütlü öncülüğünde...
Halkımızın ve ülkemizin sorunlarının bölgemizin ve dünyamızın sorunlarından ayrı olmadığının bilincinde düşünüp davranarak...
Yaşanabilir bir doğa ve toplum yaratabilmek adına sevgiyi, çalışmayı, bilgiyi ve sorunları paylaşarak...
Ezilen ve sömürülen halkların ordulaşmasını, bize benzeyen ülkelerin ordularının halk(çı)laşmasını sağlayarak...
Öncelikle kendi ülkemizden başlayarak tüm Ortadoğu’da ve ezilen - sömürülen dünyada artık bir tercih meselesi olmaktan çıkıp yaşam için, kendimiz, ailelerimiz, çocuklarımız, halkımız ve tüm insanlık için hayati bir zaruret olan YAŞAM CEPHESİni gerçekleştirerek...
Yaşam düşmanlarına karşı hayatın her alanında birliği, dayanışmayı ve yardımlaşmayı sağlayarak...
Ve tüm bunlar için gerekli olan sevgi, kardeşlik, çalışma ve bilgi iktidarını kuracak siyasi örgütlenmeyi gerçekleştirerek...DEVAM
Gönderen Can Gençler Yazılma Zamanı: Cuma, Eylül 14, 2007
PETROL KANUNU
Yazar Jeofizik Mühendisleri Odası
21 02 2007
6326 SAYILI PETROL KANUNU VE BAZI KANUNLARDA
DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN TASARISI HAKKINDA
JEOFİZİK MÜHENDİSLERİ ODASININ GÖRÜŞLERİ
Dünyada (%62) olduğu gibi, Ülkemizde de, enerji tüketiminde petrol-doğalgaz %60 gibi büyük bir payla birinci sırada yer almaktadır. Petrolün 21. yüzyıl boyunca bu durumunu koruması beklenmektedir.
Küreselleşen dünya, enerji sektöründeki gelişmeler yakından takip edildiğinde enerji politikalarını şekillendiren Türkiye, 67.8 milyon nüfusu ile 2003 yılı kişi başına düşen 3.383 $’lık (Merkez Bankası, GSMH yıllık) milli hasılası ile hızla sanayileşen bir ülke konumundadır. Günümüz Türkiye’si; hızla gelişen sanayisini, ekonomik gelişimini, geleceğini ve enerji ihtiyaçlarını dikkatle takip etmek ve planlama yapmak zorundadır.
2003 yılında, Türkiye’de üretilen petrolün toplam petrol arzına( yerli üretim ve ithal petrol) oranı ise %’9 dur. Türkiye’de üretilen doğalgaz ise; toplam doğalgaz arzının yaklaşık %3’ünü karşılamaktadır.
Önümüzdeki yıllarda, Ülkemizde hızlı sanayileşmeye paralel olarak petrol ve doğalgaz talebine artış beklenmektedir. 2020 yılında Türkiye’nin bugünkü petrol talebinin yaklaşık 2 katına, doğalgaz talebinin ise 5 katına çıkacağı tahmin edilmektedir.
2003 yılı itibariyle, ham petrol talebinin (petrol ürünleri hariç) %91’i, doğalgaz talebinin ise %97’si ithalat ile karşılanırken, bu oranların 2020 yılında sırasıyla %99 ve %100 olması beklenmektedir.
Jeofizik yöntemlerle Petrol aranması
1954 yılından 2003 sonuna kadar ülkemizde 177 şirket faaliyette bulunmuş olup, 3.482,4 ekip/ay jeolojik, 4.468 ekip/ay jeofizik saha çalışmasının sonucunda 3075 adet kuyu delinerek 6.043.853 metre sondaj gerçekleştirilmiştir. Bu kuyulardan 1158’i arama, 485’i tespit, 1321’i üretim, 30’u enjeksiyon, 81’i jeolojik istikşaf amaçlıdır.
Son yıllarda petrol arama ve üretim faaliyetlerinde önemli düşüşler yaşanmaktadır. Özellikle yerli ve yabancı sermayeyi sektöre çekebilmek için, 6326 sayılı Petrol Kanunu’nda günün şartlarına uygun, gerekli düzenlemelerin yapılması önem arz etmektedir.
Halen yürürlükte olan (6326 Sayılı) Petrol Kanunu’nun İrdelenmesi
Türkiye’de petrol arama ve üretim faaliyetlerini düzenleyen “Petrol Kanunu” şüphesiz tüm kamu ve özel petrol sektörünü etkileyen en önemli hususların başında gelmektedir. Başlangıçta oldukça liberal olan Petrol Kanunu’nda en radikal değişiklik 05.04.1973 tarihinde kabul edilen ve sektöre devletçi yönden yaklaşan 1702 sayılı Kanun ile yapılmıştır. 1702 sayılı Kanunla getirilen değişiklikler liberal bir petrol politikasından devletçi bir politikaya dönüşün tescili olmuş ve uzun yıllar yabancı petrol şirketlerinin Türkiye’ye kuşku ile bakmasına ve aramaları askıya almalarına sebep olmuştur. Petrol Kanunu’ndaki bu durum; 1983 yılında 2808 sayılı Kanun ile değişitirilmiştir. Ancak kanunun mevcut hali ile de günümüz petrol arama ve üretimine cevap veremediği aşağıda belirtilmeye çalışılmıştır:
· Ruhsat sayılarındaki kısıtlamalar ,
· Süresi sona eren bir sahaya aynı şirketin bir yıl müracaat edememesi,
· Deniz ve Kara Sınırlarının Kıyı Çizgisi Ile Ayrılmaması ,
· Devlet Hissesi ,
· Mevzuat Kirlenmesi ,
· Kur Politikası ,
· Ekonomik Stabilizasyon ,
ÖZETLE
Petrolün ekonomik güç olmaktan öteye siyasi güç olduğunu unutmamalıyız
Sovyetlerin yıkılışı ile birlikte Sovyetlerin Avrasya’daki mirası üzerinde üç büyük önemli güç mirası paylaşmak üzere çekişmektedir. Global olarak halen rakipsiz kaldığı düşünülen ABD, Ortadoğu, Orta Asya ve Kafkaslar’da Avrupa Birliği ile Çin’in pay kapmasını engelemeye çalışmaktadır.
Yukarıda 7 ana maddede özetlenen problemler, yabancı şirketlerin de ortaklıklar veya tek başlarına yaptıkları yatırımlarda çok önemli etkenlerdir. Deniz ve Kara Sınırlarının Kıyı Çizgisi ile Ayrılmaması maddesi, Özellikle süre ve yükümlülükler, Devlet Hissesinin standart olması deniz aramalarını, Kur Politikası ve Ekonomik Stabilizasyon maddelerdeki politikaların belirsizliği tüm yabancı yatırımları engeller niteliktedir. Kur politikasında yaşanan karmaşa, şirketleri Türkiye’den çekilme noktasına getirmiştir.
Yeni Petrol Kanun Tasarısının (23.06.2004 Tarihli PİGM Taslağı) İrdelenmesi
Yeni Petrol Kanunu Tasarısının getirdikleri aşağıda yeralmaktadır.
1) Kara ve deniz alanlarının kıyı çizgisiyle ayrılarak, karasuları alanların karalar gibi değerlendirilmesi önlenmiştir. (12 mil içindeki karasuları, karaalanları olarak kabul ediliyordu.)
2) Ruhsat sayı sınırlamaları kaldırılmış sahalar rekabete açılmış, teminata bağlı program zorunluluğu getirilerek spekülatif amaçlı ruhsat alımının önüne geçilmiştir. Ruhsat alanları büyütülmüştür. (50.000 ha idi karada 100.000 ha oldu, denizde 1.000.000 ha oldu)
3) Süresi biten bir sahaya aynı şirketin 1 yıl süreyle müracaat edememesi (cezalandırma) hükmü kaldırılmıştır. Yatırım yapmak isteyenin önü açılmıştır.
4) Karalarda ruhsat süreleri 1 yıl denizlerde 2 yıl artırılmış, bir keşif durumunda sahanın belirlenmesine olanak sağlamak açısından sürelerin karalarda 3 denizlerde 10 yıl uzatılabileceği hükmü getirilmiştir.
5) Süreleri 20+10+10=40 yıl ile sınırlı olan işletme ruhsatlarının üretimin devamı müddetince uzatımı sağlanmıştır. 30+10+10 ‘ar yıl şeklinde devam etmektedir.
6) Devlet hissesi, su derinliği, ağır petrol, üretim miktarı göz önünde bulundurularak aramaları teşvik edici yönde kademelendirilmiştir.
7) Vergi oranları %55’den %40’a indirilmiştir.
8) Arama safhasında alınan devlet hakkı tüm şirketler için kaldırılmıştır. (Sadece TPAO muaftı)
9) Cezalar artırılmıştır. (Daha önce, programı yerine getiremezseniz sembolikti)
10) Tüm kısıtlayıcı mükellefiyetler kaldırılarak şirketlerin verecekleri programı uygulama zorunluluğu getirilmiştir.
11) Daha önce TPAO’na ayrıcalık olarak bir petrollü alanın müzayedeye çıkarılmadan önce TPAO’na isteyip istemediğinin sorma zorunluluğu kaldırılmıştır.
12) Eğitim maddesi değiştirilmiştir.
13) İthal edilen malzemede 2020 yılına kadar olan gümrük muafiyeti kaldırılmıştır.
Bütün dünyada olduğu gibi ülkemizdeki petrol faaliyetlerini de etkileyen faktörler vardır. Bunlardan bazıları aşağıda verilmektedir.
· Jeolojik bakımdan ümitli alanların varlığı,
· Üretilecek petrolün maliyeti,
· Dünya petrol piyasasında fiyatların dalgalanması,
· Yatırım teşviklerinin mevcudiyeti,
· Toplam vergi yükü(devlet hissesi,gelir ve kurumlar vergileri),
· Sermaye transferlerinin serbestliği,
· Bürorasinin işleyişi ve mevzuatta kolaylık,
· Ülkedeki ekonomik ve politik istikrar.
Gerek ülkenin jeolojik ve morfolojik yapısından, gerekse bulunması kolay yapısal petrol kapanlarının azalması sonucu, ülkemizde son yıllarda stratigrafik kapanlarında aranmasına önem verilmeye başlanmış olup, her iki tip hidrokarbon kapanlarını keşfetmek için petrol ve doğalgaz aramacılığının her dalında en ileri teknolojiler kullanılmaya başlanmıştır. Kara alanlarında yapılması gerekli arama çalışmaları yanında, oldukça pahalı yatırımlar gerektirmesi yönünden önceki yıllarda sınırlı sayıda sondaj çalışmaları yapılan denizlerimizde petrol ve doğalgaz aramacılığına önem verilmesi ve ülkemizde yeteri kadar aranmayan ve daha derin seviyelerde yer alan hedeflere de gereken önemin verilmesi gelecek yıllardaki yerli petrol ve doğalgaz üretimini artırmak ve yeterli düzeye gelmesini sağlamak için zorunlu hale gelmiştir.
Ülkemiz teknik kadrosu her yönüyle, sayıca az olmakla beraber, potansiyel güç olarak, dünyanın kara sahalarında petrol arayabilecek, sondaj yapabilecek ve bulunan petrolü değerlendirebilecek yetenek, bilgi ve tecrübeye sahiptir.
Bu çerçevede;
1. Türkiye büyük bir petrol ve doğalgaz üreticisi olmasa bile, henüz yeterince aranmamış ve rezervinin ne kadar olabileceği tesbit edilmemiş sahalar mevcuttur.
Bu sahalarda aramalara ağırlık verilmelidir.
2. TPAO, arama ve üretim faaliyetleri ile sınırlanmış olup, TPAO’nun entegre bir yapıya kavuşmasının sağlanması için gerekli düzenlemeler yapılmalıdır. Yerli petrolün önemi görmezden geİinmiş lokomotif görevi gören TPAO’nun arama bütçesi kısılmış, arama faaliyeti azaltılmıştır. Geçmişte bir ticari şirket hüviyetindeki TPAO zaman içinde bu özelliğinden de uzaklaştırılmıştır.
3. Kamu ve Özel kuruluşlara yurtdışı yatırımlarında gerekli desteği sağlayacak kurumsallaşmış devlet yardımları sağlanmalıdır.
4. Yabancı sermayenin girişine Petrol Kanununda yapılacak değişikliklerle ağırlık verilmelidir. Bunun en büyük nedenlerinden biri ülkemizin Güneydoğu’sunda Shell ve Mobil gibi büyük şirketlerin Türkiye’deki arama ve üretim faaliyetlerini devretmeleridir.
5. Ülkemizde uluslararası petrol şirketlerinin arama yatırımlarının azalmasının bir diğer önemli nedeni, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Kafkasya ve Orta Asya bölgelerindeki büyük rezervlerin sözkonusu petrol şirketlerini bu bölgelere yöneltmesi olmuştur.
Türkiye’de gerekli yatırımlar sağlandığı takdirde, şu anki üretimin artırılmasına yönelik plan ve stratejiler oluşturulmalıdır.
6. Petrol ve Doğal gaz arz kaynaklarının çeşitlendirilmesinde, sadece güzergah yönünden değil, kaynak ve ülke bazında da çeşitlemeye gidilmeli; ulusal çıkarlarımız açısından hem petrol, hem de doğalgaz ithalatında tek bir ülkeye bağımlılıktan kaçınılmalıdır.
Sonuç olarak;
Türkiye’de kamunun arama ve üretim yapıp yapmama ikilemi son bulmalı ve arama alanında bir devlet politikası olarak kamu ve özel sektör teşvik edilmeli, desteklenmeli ve ihtiyaçlar karşılanmalıdır.
Şimdiye kadar olduğu gibi, kamu lokomotif görevini yerine getirmeli, bilgi ve deneyim birikimini ortaya koyabilmeli, model nasıl gelişirse gelişsin, karşılaşılan sorunlar giderilerek dinamik bir ortam hazırlanmalıdır.
Stratejik, ekonomik, politik ve sosyal yönleriyle kamu arama ve üretim yatırımları vazgeçilmez tercihlerden biri olmalıdır.
Ülkemizin birincil enerji tüketiminde %60 paya sahip petrol ve doğalgaz yurt içi ve büyük ölçüde yurt dışı kaynaklardan temin edilmektedir.Ülkemiz petrol ve doğalgaz ihtiyacının kesintisiz, yurt içi ve yurt dışı faaliyetlerimizin planlandığı şekilde sürdürülmesi için; Yurt içi arama çalışmaları yoğunlaştırılacak, arama ve üretim faaliyetlerini arttırmak için, yabancı sermayeli yeni ortaklıkların da tesisi ön planda olmalıdır.
Yurt dışında da petrol ve doğalgaz arama ve üretim faaliyetleri ülkemizin jeopolitik konumuna uygun olarak artan bir ivme ile sürdürülmelidir. Böylelikle Hazar bölgesi ve komşu ülkelerin petrol ve gaz potansiyelinin dünya pazarlarına açılmasında da ülkemizin etkin rol alması ile, ülkemiz dünya enerji politikalarında belirleyici olması sağlanacak ve enerjide bölgesel güç haline gelinecektir.
Küresel ölçekte; rekabet edilebilir kalkınma ekonomileri yaratabilmenin enerji politikalarından geçtiği bilinmektedir.
Petrol Kanunu ve diğer bazı Kanunlarda yapılan değişikliklerle; arama, üretim, taşıma, rafinaj ve dağıtımın entegre yapısı içinde TPAO ve yan kuruluşları eliyle birbirini tamamlayarak yürütülmesiyle, TPAO bünyesindeki TÜPRAŞ, BOTAŞ, POAŞ ve DİTAŞ bilinçli olarak parçalanmıştır. Yerli kuruluşumuz TPAO’nun arama ve üretim yatırım bütçelerini belirleme yetkisi elinden alınarak arama ve üretim faaliyetleri durma noktasına getirilmiş TPAO bilinçli olarak atıl hale getirilmesi ile özelleştirilmenin zemini hazırlanmıştır.
Ulusal sermayenin katkısı ile kurulmuş olan, dış güçlere döviz ödememek için en küçük petrol potansiyelini değerlendirecek bilgi ve insan kaynağı ile gösterdiği çaba ve özveri yok sayılarak TPAO gözden çıkarılmakta, Ulusal varlığımız olan yer altı kaynaklarımız yabancı tekellerin kar zarar hesabına terk edilecek bir model oluşturulmaktadır.
Yer altı kaynaklarımızı, ülke çıkarlarımıza uygun olarak Ulusal kamu, özel kuruluşları ve kontrollü yabancı sermaye ile değerlendirilmesini esas alan düzenlemeler kamu yararı için gerçekleştirilmelidir.
Jeofizik Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu
Gönderen Can Gençler Yazılma Zamanı: Cuma, Eylül 14, 2007
Etiketler: DEM.KİTLE-MSLK.ÖRG.
ZİRAATÇILAR DERNEĞİ BAŞKANI İBRAHİM YETKİN İLE SÖYLEŞİ
Yazar Oktay Güney
31 03 2007USİAD Bildiren dergisi editörü Oktay Güney,
Türkiye Ziraatçılar Derneği Genel Başkanı
İbrahim Yetkin ile görüştü:
"IMF programının tarım sektörüne tahribatı çok büyük"
1. Bugün Türk tarımının yapısal sorunları kısaca nelerdir?
Türk tarımının bugünkü yapısal sorunlarını anlayabilmek için 1980 sonrasında yaşanan gelişmelere bir göz atmak gerekir. Çünkü 1980 sonrası Türk tarımı açısından bir dönüm noktasıdır ve 24 Aralık 1979 tarihinde alınan istikrar önlemleri bu dönemin başlangıcını oluşturur.
1980 sonrasında yapılmak istenen, uzun yıllar tam olmasa da kendine oldukça yeterli olan tarım kesimini tam olarak dünya pazarlarına açmak ve gelişmiş ülkelerin ekonomik yapılarının bir uzantısı haline getirmekti.
Bu dönemde, Avrupa ülkeleri başta olmak üzere eskiden tarımsal hammadde ya da gıda maddeleri ithal eden gelişmiş ülkeler, tarımsal açıdan ihracatçı ülkeler haline dönüşmüşlerdi. Avrupa pazarının doyması dünyanın en büyük tarımsal üreticilerinden biri olan ABD’yi de yeni tarımsal pazarlar aramaya yöneltmişti.
Bu durumda, gelişmiş ülkelerin etki alanına girmiş olan Türkiye’nin artık tarımsal üretimini geliştirecek politikalara bir nokta koyması, giderek tarımsal üretimden vazgeçip “ithalatçı ülke” konumuna gelmesi gerekiyordu.
Ancak bu kolay bir iş değildi.
Bunun için öncelikle “korumacı” tarımsal yapının dönüştürülmesi, mevcut destekleme politikalarının değiştirilmesi, piyasayı düzenleyen ve çiftçinin ürününü değerlendiren kurumların dağıtılması ve yok edilmesi gerekiyordu.
Bu amaçla ilk önce, “küreselleşme” olgusu öne sürülerek: “içine girilen yeni dönemde artık hiçbir devletin öz kaynaklarını koruma ve geliştirme gibi bir politikasının olamayacağı, her ülkenin küresel ekonominin bir parçası olması gerektiği”, yoğun bir biçimde propaganda edilmiştir. Bu yapılırken, “küreselleşme bağlamında liberalleşme” olarak tanımlanan dönüşüm süreçlerinin ABD, AB ve diğer gelişmelerini tamamlamış ülkelerin kendi çıkarlarına uygun olarak geliştirdikleri stratejiler olduğu göz ardı edilmiştir. Özellikle tarım gibi, ülke ekonomisi, halk sağlığı ve ulusal güvenlikle yakından ilgili stratejik bir sektörde gelişmiş ülkelerin “korumacı” önlemleri tüm katılığıyla sürdürdüğü gizlenmiştir.
Yine bu dönemde, devlet yapısında önemli değişiklikler gerçekleştirilirken, tarımsal KİT’lerin özelleştirilmesi de başlatılmıştır. Ancak, tarım kesiminin taşıdığı büyük önem ve ülke nüfusunun hâlâ önemli bir bölümünü barındırması (1980’de yüzde 56 idi. Bu rakam 2000’li yıllarda yüzde 35’e düşmüştür), siyasi kaygılar gibi nedenlerle bu süreç oldukça ağır bir biçimde işlemiş ve yaklaşık 20 yıl sürmüştür.
Bu süre içinde şu adımlar atılmıştır:
*
1984 ve 86 yıllarında yapılan yasal değişikliklerle KİT’lere ortak alma ve bunları özel kişi ve kurumlara devretmenin yasal yolu açılmıştır.
*
Özelleştirmelerin tek elden yürütülmesi için gerekli düzenlemeler yapılmıştır. (Önce Kamu Ortaklığı İdaresi görevlendirilmiş, daha sonra Kamu Ortaklığı Yüksek Kurulu ve daha sonra Özelleştirme İdaresi Başkanlığı oluşturulmuştur)
*
Bu amaçla Amerikan Morgan Bank’a bir Özelleştirme Master Planı hazırlatılmıştır.
*
Ardından YEMSAN, SEK, EBK, ORÜS özelleştirilmiştir.
*
ÇAYKUR, TÜGSAŞ, TMO, TEKEL ve Şeker Fabrikaları A.Ş. gibi kurumların özelleştirme yoluyla tasfiyesi için tüm hazırlıklar yapılmıştır.
*
Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri’nin sınai işletmeleri kapatılmış ya da kapatılmaya zorlanmış, ülke kalkınmasının kilit sektörü olan tarımsal sanayinin gelişmesi önlenmiştir.
*
Bu işlemlerin yapılabilmesi için tarımsal KİT’ler ve üretici birlikleri özel bankalara yüksek faizlerle borçlandırılmış, daha sonra faiz ödemeleri zarar olarak gösterilerek “kara delik” edebiyatı yapılmıştır.
*
Devlet Üretme Çiftlikleri’nin özel sektöre açılması yoluyla bu kurumların özelleştirilmesi için ilk adımlar atılmıştır.
*
Bu arada, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nı işlevsiz kılacak ve olası bir devlet yönlendirmesini engelleyecek önlemler de alınmıştır.
*
Bu çerçevede 1985 yılında Toprak Sulama Teşkilatı kapatılmıştır. Zirai Donatım kapatılmıştır. Böylece sulama ve köylüye gübre başta olmak üzere girdi temininde düzenleyici kurumlar dağıtılmıştır.
*
Tarım Bakanlığı teşkilatı içindeki genel müdürlükler dağıtılmış ve teknik personel işlevsiz kılınmıştır. Yetkiler bakanlıklar ve kurumlar arasında aşırı bir şekilde bölünmüş, bu alanda herhangi bir politikanın koordineli olarak uygulanması imkansız hale getirilmiştir.
*
Bu arada ithalatın serbestleştirilmesi yoluyla tarım ve hayvancılık alanında üretim yapan toplum kesimi iflasa sürüklenerek caydırılmak istenmiştir.
*
Bu politikanın özellikle hayvancılık alanında yarattığı yıkım bugün tam anlamıyla ortaya çıkmış durumdadır. Geçmişte bölgenin en büyük hayvan üretici potansiyeline sahip olan ve hayvan ihraç eden Türkiye, bugün kaçak hayvan cenneti haline gelmiştir. Yerli ırkları ıslah yerine dışarıdan uyum sorunu olan, hastalıklı hayvanlar ithal edilmiş, YEMSAN, EBK VE SEK’in özelleştirilmesi ile üretici ürettiğini değerinin çok altında satmaya ya da imha etmeye yönlendirilmiştir.
*
Desteklenen ürün sayısı azaltılmış ve tarım üreticisinin gelir düzeyi aşağıya çekilmiştir.
Türk tarımının bugün içinde bulunduğu yapısal sorunlarının temelini bu hatalı politikalar oluşturmaktadır.
2. 1999 yılında uygulanmaya başlanılan “Tarım Reformu”nun sonuçları nelerdir?
Tarım Reformu adı altında 1999 yılından başlayarak uygulanan IMF programı’nın tarım kesiminde yol açtığı tahribat, “reform”un en katı biçimde uygulandığı 1999-2002 arasını kapsayan, aşağıda vereceğimiz bilgi ve rakamlarda çok açık olarak görünmektedir. (NOT: Bu bölümde verilen tüm rakamlar Dünya Bankası’nın Reform sonuçlarını değerlendirmek için hazırlattığı resmi raporlardan alınmıştır).
*
Tarım kesimine kaynak aktarımında 4.3 milyar dolarlık azalma: Programın üç yıllık uygulama süreci içinde çiftçilere yapılan mali transferler 4.3 milyar dolara kadar indirilmiştir.
*
Tarımsal gelirde yüzde 16 kayıp: Programın uygulanması sonucu 1999-2002 yılları arasında tarımsal gelirde yüzde 16’lık kayıp, tarımsal gelirde ise yüzde 20’lik düşüş görülmüştür. Bu düşüş, tarımsal çıktıdaki yüzde 4’lük azalmadan kaynaklanmaktadır.
*
Tarımsal sübvansiyonlarda 5.5 milyar dolarlık azalma: 1999-2002 arasında, tarımsal desteklerdeki kesintiler 5.5 milyar doları bulmuştur. Doğrudan Gelir Desteği (DGD) uygulamasının devreye sokulması ile birlikte, tarımsal destekler, GSMH’nın yüzde 2.3’ü oranında azaltılmıştır. Sübvansiyon kesintilerinin yarıdan fazlasını, devlet tarafından finanse edilen ürün alımlarında sağlanan 3.1 milyar dolarlık indirimden oluşmaktadır. Gübre sübvansiyonunda da 300 milyon dolarlık kesinti yapılmıştır.
*
Tarımsal üretimde yüzde 4 oranında azalma… Tarımsal karlılıkta düşüş ve çiftçinin uğradığı 1.45 milyar dolarlık net kayıp: 1999-2002 yılları arasında tarımsal çıktı yüzde 4 oranında azalırken tarımsal gelir yüzde 16 oranında (2.7 milyar dolar) düşmüştür. Tarımsal gelirdeki yüzde 16’lık düşüşün yaklaşık yüzde 80’lik bölümü, tarım sektöründeki karlılığın azalmasıyla açıklanabilir. Toplam olarak bakıldığında, Türk çiftçilerinin 1999-2002 yılları arasında uğradığı net gelir kaybı 1.45 milyar dolardır.
*
Tarımsal fiyatlardaki reel yüzde 13’lük düşüş: 1999-2002 yılları arasında tarımsal fiyatlar reel olarak yüzde 13 azalmıştır. Tarımsal olmayan malların fiyatlarıyla kıyaslandığında göreli düşüş yüzde 22’ye ulaşmaktadır. Tarım içinde ürün fiyatları, girdi fiyatlarıyla kıyaslandığında yüzde 23 düşmüştür. Hayvancılık sektöründe bu oran yüzde 33’tür.
*
En büyük zarar tütün, şeker pancarı, fındık ve hububatta: 1999-2002 yılları arasında Hükümet desteğindeki önemli azalma nedeniyle, tütün, şeker pancarı, fındık gibi ürünlerin fiyatlarında reel olarak yüzde 25-50 arasında düşüş olmuştur. Aynı dönemde Hükümet’in müdahale alımlarındaki azalma dolayısıyla hububat (buğday, arpa, yulaf) fiyatlarında da yüzde 5 ile 10 arasında bir düşme görülmüştür.
*
Gübre fiyatları ikiye katlandı: Gübre sübvansiyonlarının ilk aşamada yüzde 50 oranında azaltılıp, ardından Kasım 2001’de tamamen kaldırılmasıyla, gübre fiyatları iki katına çıkmıştır.
*
Tarımsal kredi faizlerinde büyük yükseliş: Tarımsal kredi fiyatlarında dramatik bir ters dönüş hareketi gözlenmektedir: 90’lı yıllarda reel tarımsal kredi oranı ortalama faiz hadlerinin yüzde 20 altındayken, 2001-2002 döneminde ortalama faiz hadlerinin yüzde 30 üzerine çıkmıştır.
*
Türkiye OECD ülkeleri arasında tarımını en az destekleyen ülke durumuna getirildi: Tarımsal sübvansiyonlar ve gümrük tarifeleri ile finanse edilen ve Üretici Sübvansiyon Eşdeğeri (Producer Subsidy Equivalent / PSE) ile ölçülen tarımsal üreticilere sağlanan dolaylı destek düzeyi, 1998-1999 yıllarında üretim maliyetinin yaklaşık yüzde 25’ini oluşturmuştu. Bu oran, Pazar Fiyat Desteğindeki yaklaşık 2.3 milyar dolarlık azalma nedeniyle, 2001 yılına gelindiğinde yüzde 10’a düşmüştür. Böylece, Türkiye, OECD ülkeleri arasında, üreticilerine en düşük seviyede destek veren ülkelerden biri haline gelmiştir.
*
Gübre ve ilaç kullanımında yüzde 30’luk düşüş: Söz konusu dönemde, gübre ve kimyasal ilaç kullanımı yüzde 25-30 oranında gerileyerek, 1990’ların ortalarındaki düzeye düşmüş bulunmaktadır. Bu durum hem tarımsal gelirdeki düşmeye hem de yüzde 50 sübvansiyonun kaldırılmasıyla gübre fiyatlarında görülen hızlı artışa bağlıdır.
*
Tarımsal kredi hacmi üçte bire düştü: Hazine’den ayrılan kredi kaynakları kesildiğinden tarım kesimine kredi sağlayan iki ana kurum olan Ziraat Bankası ve Tarımsal Kredi Kooperatifleri, verdikleri toplam kredi miktarını 1997’deki 7.3 milyar doların üçte biri oranına indirmiş bulunmaktadırlar.
*
Hayvancılıktaki üretim düşüşü yüzde 10: 1999-2001 yılları arasında, hayvancılık çıktılarındaki azalma yüzde 10 düzeyindedir. Hayvancılık çıktısındaki bu büyük düşüş, kısmen, düşük gelir düzeyi ve bundan dolayı hayvancılık ürünlerine talebin düşmesi (özellikle de en büyük düşmenin görüldüğü koyun eti ve yumurta açısından) ile açıklanabilir.
*
Ekili alanlarda 450 bin hektarlık azalma: Bu dönemde toplam ekili alan 450 bin hektar civarında (toplam ekilebilir alanların yüzde 1.7’si) oranında azalmıştır.Yumrulu bitkiler (esas olarak patates), endüstriyel bitkiler (esas olarak tütün ve şeker pancarı) ve yağlı tohumlardaki üretim hacimlerindeki düşüş yüzde 15 ile yüzde 30 arasındadır. Tütün ve şeker pancarı üretimi açısından bakıldığında düşüş oranları sırasıyla yüzde 40 ve yüzde 24’tür. Pamukta bu oran yüzde 25’tir.
*
“Reform”, tarımsal gelirdeki düşüşten yüzde 80 oranında sorumlu: Tarımsal gelirdeki düşüş, büyük ölçüde, tarımsal fiyatlar ve karlılığın yeniden düzenlenmesinden kaynaklanmaktadır. “Tarım reformu”, 1999-2002 yılları arasında tarımsal gelirdeki yüzde 16’lık düşüşten (2.7 milyar dolar) yüzde 80 oranında sorumludur. Tarımsal sübvansiyonların kaldırılmasıyla tetiklenen tarımsal fiyatlardaki zıt hareketler (gerçek tarımsal fiyatlardaki yüzde 13 azalmanın tarımsal çıktıların gerçek maliyetlerindeki yüzde 13’lük artışla birleşmesi), tarımsal katma değerde gözlenen yüzde 16’lık azalmanın ardındaki başlıca etkendir. Tarımsal katma değerde gözlenen yüzde 20’lik diğer düşüş ise tarımsal çıktıdaki yüzde 4’lük azalmadan kaynaklanmaktadır.
*
DGD, üreticinin genel gelir kaybının en fazla yüzde 50’sini karşılayabildi: Tarımsal Reform Uygulama Projesi (ARIP) kapsamında yapılan bir araştırmaya göre (Sayısal Hane Halkı Araştırması / Quantitative Household Survey), DGD ödemeleri tarımsal hane halkı gelirinin yüzde 7-8’ini karşılamaktadır. Reform dönemi süresince net tarımsal gelirin gayrisafi tarımsal gelire oranı değerlendirildiğinde, araştırma, DGD programının, çiftçilerin uğradığı gelir kaybının yüzde 40’ını telafi ettiğini göstermektedir… 2003’te DGD ödemeleri 1.56 milyar dolara ulaşmış ve böylece telafi oranı yüzde 50’ye yükselmiştir. Ancak ödemelerdeki gecikmeler nedeniyle itibari bir telafi söz konusudur.
*
Hububat ekilen alanlar azaldı: 2002 yılında yapılan araştırmanın verileri, 2001’e göre hububat ekilen alanlarda bir azalma görüldüğünü ortaya koymuştur. Yine araştırma verilerine göre en fazla gelir kaybına uğrayan kesim, buğday, arpa ve tütün üreticileri olmuştur.
3. DTÖ kararlarının Türk tarımına ne gibi etkileri oldu?
Bilindiği gibi, 2001 yılında Doha’da düzenlenen DTÖ Bakanlar Toplantısında alınan kararlar doğrultusunda 30 Temmuz 2004 tarihinde yeni Çerçeve Anlaşması DTÖ Genel Konseyi toplantısında kabul edilmiştir.
“Çerçeve” dünyadaki ülkeleri üç gruba ayırmaktadır:
A) Gelişmiş Ülkeler,
B) Gelişmekte Olan Ülkeler
C) Az Gelişmiş Ülkeler
Az Gelişmiş Ülkeler, anlaşmadan muaf tutulmuştur.
Gelişmiş Ülkelere ilişkin nihai anlaşma ABD ile AB arasında büyük bir çekişme sonucu belirlenecektir. Bu çekişmede ABD’nin politikası, “dünya piyasasında egemen olan güç en büyük avantajı sağlar ve kuralları belirler” şeklinde özetlenebilecek bir tutumu yansıtmaktadır. Nitekim 1999 yılı sonunda Seattle’da yapılan ve tarım konusundaki görüş ayrılıkları nedeniyle karar alamadan dağılan DTÖ toplantısında, o zamanki ABD Başkanı Clinton, yapmış olduğu konuşmada şunları söylemişti: “Amerikalı çiftçiler serbest piyasadan büyük yarar sağlamaktadır. Dünya nüfusunun yüzde 96’sına ürünlerimizi satmaya devam edemezsek, bugünkü gelir düzeyini tutturamayız.”
Bu anlaşmadan en fazla zarar görecek kesim ise Türkiye’nin içinde yer aldığı “Gelişmekte Olan Ülkeler” grubudur.
Çünkü:
Bu ülkeler, gelişmiş ülkelerin tersine, gelişmelerini tamamlamadıkları için “kalkınma” sorunu olan ülkelerdir; bunun için özellikle en zayıf kesim olan tarım kesiminde korumacı politikalara ihtiyaç duymaktadırlar. Bu korumacı önlemlerin başında yeni anlaşmada “kırmızı kutu” olarak belirlenen kutuya konmuş olan ve en kısa zamanda kaldırılması öngörülen “fiyat destekleri”, “girdi destekleri”, “gümrük vergileri” ve “ihracat teşvikleri” gelmektedir.
Bu ülkeler yeterince üretemedikleri tarım ürünlerini dünya piyasasından temin etmektedirler. Şu anda dünya piyasalarında bir çok ürün sübvanse edildiği için üretim fiyatının bile altında fiyatlara satılmaktadır. Sübvansiyonların (en başta ihracat teşviklerinin) kaldırılması ile bu ülkeler üreticilerini başka yöntemlerle korusalar da satılan ürünlerin fiyat düzeylerinde genel bir yükselme olacaktır. Bu yükselmeden en fazla zarar görecek olan ülkeler “gelişmekte olan ülkeler” grubu olacaktır.
Türkiye açısından duruma bakıldığında şu tespitleri yapabiliriz:
a) Türkiye özellikle son on yıldır IMF programları uyarınca “fiyat teşvikleri”, “ihracat teşvikleri”, “girdi teşvikleri” gibi, üreticinin korunması açısından son derece önemli olan ve bu nedenle “kırmızı kutu”ya giren önlemlerden zaten vazgeçmiş bulunmaktadır. Örneğin ABD, üreticisine yılda 120 milyar dolar destek verirken Türkiye’de bu rakam 2 milyar dolar civarındadır. Bu nedenle, bu açıdan fazla kaybedecek bir şeyi kalmamıştır. Dolayısıyla elinde pazarlık yapacak kozu da yoktur.
b) Bunun tek istisnası “prim” adı altında beş ürüne ödenen ve son yıllarda oranı düşen ödemelerdir; ancak burada da rakiplerimiz pazarlık sürecinde bizden çok daha güçlüdür (Örneğin pamukta komşumuz AB üyesi Yunanistan 59 cent/libre prim desteği verirken, Türkiye 3 cent/libre prim vermektedir). Anlaşmanın yürürlüğe girmesi durumunda özellikle “alternatif ürün” vb kategorisine kaydırılamayacak olan pamuk ve ayçiçeğine ödenen prim miktarı ile önümüzdeki dönemde mısıra uygulanması düşünülen prim oranı (bu desteğin yüzde 10’un altında belirlenmesi durumunda) azalabilir. Bu durumda Türkiye’nin ikili müzakerelerde başta bu ürünler olmak üzere desteklenecek tüm kritik ürünlerde kendi gerçeklerini karşı tarafa anlatmaya ve çıkarlarını savunmaya yönelik sağlam bir tutum izlemesi gerekmektedir.
c) Buğday açısından soruna yaklaşıldığında son derece olumsuz bir tablo ile karşılaşılmaktadır. Buğday üreticisi, şu anda tüm fiyat ve girdi desteklerinden yoksun bırakılmıştır. DGD ise “sosyal bir yardım” hüviyetinde olduğu için DTÖ’nün “yeşil kutu” içine koyduğu bir destek türüdür ve son kararlardan etkilenmeyecektir. Ancak, bu destek bilindiği gibi 2005 yılından itibaren geleceği belli olmayan bir destektir. Nitekim, bu yıl DGD ödemesi artırılmamıştır. Kısacası: Türkiye, en stratejik ürününde, IMF ve Dünya Bankası’nın talimatlarıyla uygulamaya konulan politikalar sonucu tüm kozlarını yitirmiştir. Dolayısıyla DTÖ kararlarından buğday açısından etkilenmeyecek olması, zaten buğday üreticisinin artık kaybedecek bir şeyinin kalmaması nedeniyledir.
4. AB- Türkiye ilişkileri sürecinde Türkiye’den beklenenler nelerdir? Türkiye bu beklentilere nasıl yanıt vermektedir?
Türkiye’nin AB üyeliği macerası, daha önce hiçbir aday ülkenin yaşamadığı koşullarda başladı, devam ediyor. Bu koşulları şöyle sıralayabiliriz:
*
Daha önce hiçbir aday ülkeye üye olmadan önce Gümrük Birliği’ne girme koşulu dayatılmamıştı.
*
Daha önce hiçbir ülkeye komşularıyla yaşadığı güncel siyasi sorunlarda taviz vermekten, neredeyse bir asır önce cereyan ettiği öne sürülen ve Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi bir varlık olarak muhatap olmasının mümkün olmadığı suçlamaları kabul etmeye kadar varan koşullar öne sürülmemişti.
*
Daha önce hiçbir ülke ile müzakereler “açık uçlu” olarak başlatılmamıştı.
*
Daha önce hiçbir ülke ile müzakereler başlarken, “serbest dolaşım ve tarım konularının kalıcı olarak kapsam dışı bırakılabileceği” söylenmemişti.
*
Daha önce hiçbir ülkeye “Kopenhag Kriterleri” dışında kriterler dayatılmamış ve 30 yıldır BM gündeminde olduğu halde bir çözüme ulaştırılamamış olan bir sorun, ihtilafın taraflarından biri uluslararası anlaşmalar hiçe sayılarak AB’ye tam üye yapıldıktan sonra ihtilafın diğer yanındaki aday ülkeye dayatma amacıyla kullanılmamıştı.
*
Daha önce hiçbir ülke, üyeliğinin onaylanmasının yapılacak referandumlarda “evet” şartına bağlanmasına tanık olmamıştı.
*
Ve en önemlisi, daha önce hiçbir ülke ile müzakereler “hazmetme kapasitesi” gibi objektif olarak tanımlanması mümkün olmayan “keyfi” bir koşula bağlanmamıştı.
Şurası bir gerçektir ki, siyasi sorunların ötesinde, Türkiye ile AB arasında gerilim yaratan sosyo-ekonomik konuların başında tarım sorunu gelmektedir. Nitekim, gelecekte en fazla önümüze çıkartılacak olan “hazmetme kapasitesi” ile kast edilen, en başta Türkiye ile Birlik ülkeleri arasındaki tarımsal yapı ve nüfus farklılığıdır. Nitekim, Alman Die Welt gazetesi’ne yayınlanan bir yorumda, şöyle denmektedir:
“Müzakere Çerçeve Belgesi’ne konulduğu gibi AB’nin hazmetme kapasitesi çok önemlidir. Türkiye’nin çok büyük köylü kitlesi, çok büyük ve fakir nüfusu nedeniyle bu çok zor olacaktır. Türklerin üçte biri çok geri kalmış tarım ile uğraşıyor. 72 milyon nüfusun yıllık ortalama kazancı 6 bin 500 Avro. Bu, AB ortalamasının üçte biri bile değil.”
AB’nin Türkiye’yi “hazmetme kapasitesi” ile ilgili bir saptama da, 17 Aralık 2004 öncesinde hazırlanan “Etki Raporu”nda şöyle yapılmıştır:
“ Türkiye’nin üyeliği ile Birliğin nüfusu yüzde 15, toprağı yüzde 18 genişleyecek, buna karşılık GSMH yüzde 2 artacaktır. Başka bir deyişle, AB’de kişi başına düşen milli gelir yüzde 9 azalacaktır… Türkiye’nin üyeliği ile, AB’nin tarım arazileri yüzde 23 artacak, buna karşılık verimlilik oranı düşecektir. Ayrıca Türkiye’nin tarımsal nüfusu, AB’nin özümleyebileceği oranın üzerine çıkacaktır.”
Bu noktada, 3 Ekim 2005 tarihli Müzakere Çerçeve Belgesi’nde yer alan diğer hükümlere de kısaca bir göz atmak gerekmektedir:
Belgede, 1 No’lu kural, şu koşulu getirmektedir:
“ Müzakerelerin ilerleme hızı, Türkiye’nin üyelik için gereksinimleri karşılamasındaki ilerlemeye bağlı olacaktır… Birlik tarafı, zamanı geldiğinde, kendi bölümü adına, müzakerelerin sonuçlanması için gerekli şartların karşılanıp karşılanmadığı hususunda karar verecektir. Bu 6. bentte listelenen gerekliliklerin Türkiye tarafından yerine getirildiğini teyit eden komisyon raporu temelinde yapılacaktır.”
Bu noktada, 6. bende bakıldığında, söz konusu gerekliliklerden birinin “Birlik içindeki rekabetçi baskı ve Pazar güçleriyle baş edebilecek kapasitenin varlığı” olduğu görülür.
Bu durumda, olması gereken, daha önce üye olmuş ülkelerde yapıldığı gibi, bu çelişkinin geri ülke tarımına kaynak, bilgi ve teknoloji aktarılarak giderilmesidir. Aksi takdirde, Müzakere Çerçeve Belgesinde, tam üyeliğin koşulu olarak belirtilen “Birlik içerisindeki rekabetçi baskı ve Pazar güçleriyle baş edebilecek kapasitenin varlığı” söz konusu olamaz; dolayısıyla üyelik de söz konusu olamaz…
Tarım müzakerelerinin en önemli noktası, uyum çalışmaları için harcanacak kaynakların kimden karşılanacağı sorunudur. AB, bu rakamı yıllık 11.3 milyar Euro olarak belirlemiş durumdadır; ancak 2013 yılına kadar bütçenin bağlanmış olması dolayısıyla, rutin ödemeler ve bazı proje maliyetlerini karşılama dışında herhangi bir kaynak aktarmayacağını belirtmektedir.
Üstelik, AB’nin desteklediği IMF ve Dünya Bankası politikaları, tarıma iç kaynak aktarılmasını da engellemektedir. O zaman geri özelliği nedeniyle “hazmetme”nin önündeki en büyük engel olduğu açıkça belirtilen tarım sektörü nasıl dönüştürülecek ve “hazmedilir” hale gelecektir?
Şu an için bu soruların cevabı yoktur.
Müzakere Belgesi’nin 10. koşulunda şu ifade yer almaktadır:
“Katılım, Birliğin sistemine ve kurumsal yapısına bağlı olan ve Birlik ‘müktesebatı’ olarak bilinen hak ve yükümlülüklerin kabulü anlamına gelir. Türkiye bunları katılım gerçekleştiği andaki şekli ile uygulayacaktır…” Müktesebat sürekli değişim halinde olup, yasalar, kararlar, deklarasyonlar, tavsiyeler, kılavuzlar gibi unsurları içermektedir.
Tarım Dosyası çerçevesinde uyumlulaştırılacak mevzuat toplam 120 bin sayfayı bulan AB mevzuatının yarısıdır (60 bin sayfa). Bu çerçevede 17 kanun çıkarılacak, 217 yönetmelik, tebliğ ve talimat yayınlanacaktır. Halen 7 kanun ve 34 yönetmelik çıkarılmıştır. 10 kanun ve 58 yönetmeliğin yazım çalışması sürmektedir. 119 yönetmelikle ilgili çalışmalar da başlatılmıştır.
AB’nin tüm mevzuatının yarısını tarım mevzuatının oluşturduğu düşünülürse, Tarım Dosyasının en hızlı bir biçimde işletilmesi durumunda bile en az 10 yıl gerekmektedir. AB’nin Tarım başlığını diğer yedi başlıkla birlikte askıya alması sonucu, hem bu çalışmalar, hem de Türkiye’nin AB üyelik süreci fiilen askıya alınmıştır. Türkiye’nin bu durumda AB’nin beklentilerine yanıt vermeye uğraşmak yerine, kendi ulusal ekonomisinin, çiftçisinin ve halkının refahını temel alan politikalar üretmesi ve uygulaması bir zorunluluk halini almıştır.
5. Gelişmiş bazı ülkelerde köylülüğün giderek azaldığını, büyük tarım işletmelerinin ağırlık kazandığını görüyoruz. Türkiye’de bu süreç nasıl işliyor?
Ekonominin doğal gelişme seyri içinde tarımsal verimliliğin artması, buna bağlı olarak tarımda insan emeğinin yerini giderek makinelerin alması, işletme sermayelerinin büyümesi bir gerekliliktir. Gelişmiş dediğimiz ülkeler bu süreçte Türkiye’den daha ileri oldukları için, doğal olarak tarımsal nüfusları daha azdır ve işletme büyüklükleri ve verimlilik daha yüksektir.
Türkiye ile son genişlemeden önceki 15 üyeli AB arasındaki rakamlara bir göz atılırsa, bu durum açıkça görülür.
TÜRKİYE VE AB'DEKİ BAZI GÖSTERGELERİN KARŞILAŞTIRILMASI (2004)
TÜRKİYE
AB-15
TOPLAM TARIM ALANI (1000 Ha.)
27.000
134.261
TOPLAM İŞLETME SAYISI (1000 Adet)
4.106
7.370
ORTALAMA İŞLETME BÜYÜKLÜĞÜ (Ha.)
5,9
17,4
TOPLAM NÜFUS (Milyon)
68
377
TARIM NÜFUSU (Milyon)
20
15,6
TARIMDA İSTİHDAM(Milyon)
9,4
7,4
TOPLAM İSTİHDAMDA TARIMIN PAYI (%)
39
5
Türkiye, bu farklılığı gidermeye çalışırken, AB-15’teki tablonun bir gelişme ve büyüme sonucu ortaya çıktığını, bu gelişme süreci içinde kooperatiflerin küçük işletmelerin birleşmesinde önemli bir rol oynadığını, tarımdaki fazla nüfusu bir süreç içinde sanayi ve hizmetler alanına kaydırıldığını görmek durumundadır. Aksi takdirde, yukarıda özetlediğimiz politikalar sonucu tarım kesimini yıkıma uğratarak işletme sayısının azaltılması, tarımsal nüfusun azaltılması mümkündür, ama bu bir gelişme değil gerileme anlamına gelir. Nitekim, Türkiye, bu tablonun yayınlanmasının ardından geçen iki sene içinde toplam istihdamda tarımın payını yüzde 28’e, işletme sayısını 3 milyonun altına düşürmüştür. Ancak, bu durum kırsal alanda yoksullaşmaya bağlı olarak üretimin terk edilmesi ve işsiz nüfusun kentlere göç etmesiyle olmuştur. Bu nüfus, şehirlerde istihdam edilemediği için sosyal bozulma, suç oranında büyük artışlar görülmüştür.
Çare ise, en başta özetlediğimiz “yapısal” sorunların çözülmesine yönelik politikalar üretilmesi ve bunların uygulanmasından geçmektedir.
Gönderen Can Gençler Yazılma Zamanı: Cuma, Eylül 14, 2007
Etiketler: DEM.KİTLE-MSLK.ÖRG.
ZİRAAT MÜHENDİSLERİ ODASI BAŞKANI GÖKHAN GÜNAYDIN İLE SÖYLEŞİ
Yazar Oktay Güney
31 03 2007USİAD Bildiren dergisi editörü
Oktay Güney'in
TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı
Dr. Gökhan Günaydın ile yaptığı söyleşi:
"Tarımda cumhuriyet tarihinin en sorunlu yıllarını yaşıyoruz!"
Bugün Türk tarımının genel durumunu kısaca özetler misiniz?
Tarım, ekonomik-siyasal–sosyal–iklimsel değişimlerin biçimlendirdiği Yeni Dünya Düzeni’nde, gıda güvenliğine yönelik olarak artan duyarlılığa koşut biçimde, tüm dünyada önemini korumakta ve artırmaktadır.
Türkiye’de tarım, sosyo–ekonomik açıdan önemli bir sektördür. 2007 yılı itibariyle GSMH’ya yüzde 11,2 oranında katkı koyan sektör, istihdamın yüzde 28,5’ine kaynaklık etmektedir. Türkiye’de nüfusun yüzde 35’i, sayıları 80 binin üzerindeki kasaba, köy ve köy altı yerleşmede yaşamaktadır. Kırsal nüfusun hemen tek ekonomik getiri kaynağı tarım sektörüdür.
Buna karşılık, tarım sektöründe yaşanan gelişmeler yalnızca kırsal alan ve kırsal nüfus ile sınırlı bir etkiye sahip değildir. Kent alanı ve kent insanı da, tarım sektöründeki gelişmelerin etki alanı içindedir.
Türkiye’de tarım sektörü, 1980’li yıllardan bu yana uygulanan neoliberal politikalardan olumsuz biçimde etkilenmiş; orta vade hedefleri konulamamış bir politikasızlık evreninde gerekli gelişimi gösterememiştir. 1999 yılından bu yana IMF ve Dünya Bankası ile imzalanan anlaşmaların doğrudan – dolaylı etkileri ise, sektörü Cumhuriyet tarihinin en sorunlu yıllarına taşımıştır.
1999 – 2002 döneminde, tarımsal GSMH 27 milyar dolardan 22 milyar dolara gerilemiş, üretici yılda 4 milyar dolar kaybetmiş, tarımsal girdi kullanımı % 25 – 30 oranında azalmıştır. 2002 seçimlerinden sonra da aynı politikaların sürdürülmesi, iç ticaret hadlerini hızla tarım aleyhine geliştirmiş, tarımsal çıktıların fiyatlarının reel olarak gerilediği yıllarda girdi fiyatları enflasyonun üzerinde artmış ve tarım sektörünün sürdürülebilirliğinde önemli kırılmalar yaşanmıştır.
Sözü edilen yıllar, kırsal nüfusun çözülerek kentlere akını ve bitkisel – hayvansal üretimde nüfus artış hızının gerisinde gelişme ve/veya reel gerileme ile kendisini göstermiştir. Sonuçta, Türkiye tarımda kendine yeterliliği kaybeden bir çizgiye oturmuştur.
1999 yılında uygulanmaya başlayan “tarım reformu”nu ve sonuçlarını değerlendirir misiniz?
1999 sonundan bu yana uygulanan Dünya Bankası - IMF odaklı politikalar, ülke tarımına ve tarımcısına büyük zararlar vermiştir. Bu politikaların ülkemizin tarım yapısı üzerinde doğurduğu sonuçlar, politika yapıcılarından birisi olan Dünya Bankası tarafından şöyle ortaya konulmaktadır:
- 1999 - 2002 aralığında, tarımsal sübvansiyonlar 6 milyar US $ azalarak 1.1 milyar US $'a inmiştir. Başka bir deyişle, tarımsal sübvansiyonların GSMH'ya oranı % 3.2'den % 0.5'e düşmüştür.
- Aynı dönemde, tarımsal GSMH 27 milyar US $'dan 22 milyar US $'a inmiştir.
- Çiftçiler üzerindeki net etki, yaklaşık 4 milyar US $ tutarında yıllık zarar olmuştur.
- 2002 - 2003 reform döneminde gübre ve ilaç kullanımı % 25 - 30 azalmıştır.
- Tarım kredisi faiz oranları negatiften pozitife dönmüştür.
- Kredi alan çiftçiler, borçlarını, tarımsal gelirdeki azalmalar ve yüksek reel faiz oranları nedeniyle ödeyememişlerdir.
- 1999 - 2001 arasında, Türkiye'de üretilen başlıca tarım ürünlerinin brüt değeri, reel olarak % 16 azalmıştır.
- 1997 - 2002 döneminde, ihracat ve ithalat bütün ürün çeşitlerinde artış gösterirken, tarım ve gıda ürünlerinin toplam ihracat ve ithalattaki payı düşmüştür.
- 1999 - 2001 arasında hektar başına üretimin dolar eşdeğeri 864 US $'dan 621 US $'a olmak üzere % 28 azalmıştır. Bu azalış - % 13 ile bakliyatta en az oranda, - % 38 ile tütün, şeker pancarı ve pamuğu da içeren bir kategori olan "öteki tarla ürünlerinde" en yüksek oranda gerçekleşmiştir. Hektar başına meyve değeri % 29 azalırken, hububat ve sebze değeri sırası ile % 22 ve % 23 düşmüştür. Bu dönemde hektar başına katma değer dolar bazında yaklaşık % 40 düşüş kaydetmiştir.
- Türk çiftçisi, 450 bin hektar alanı ekmekten vazgeçmiştir. Bu alanın 300.000 hektarı, Orta Anadolu Bölgesinde bulunmaktadır.
- 1999 ve 2001 arasında tarım ürünleri fiyatları % 40 düşmüştür.
- Türkiye, OECD ülkeleri arasında en düşük destekleme oranlarına sahip olan ülke haline gelmiştir.
- Doğrudan Gelir Desteği programı, çiftçilerin maruz kaldığı net gelir kaybının ancak % 35 - 45'ini karşılayabilmiştir. DGD Programından fiilen yararlanamayanlar için, bu durum dahi söz konusu değildir.
Bu tablonun, sürdürülen politikaların yıkıcı etkisini olanca çıplaklığı ile saptadığına yönelik kuşku yoktur.
DTÖ kararlarının Türk tarımına etkileri nedir?
Gelişmiş ülkelerin tarım alanındaki üretim fazlasına yeni pazarlar bulmak ve pazarı garanti edebilmek için uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde oluşturdukları DTÖ, ilk olarak 1995 yılında yürürlüğe giren Uruguay Round ile tarım ürünleri ticaretindeki engelleri kurallara bağlamıştır. Bu kapsamda, tarımsal ürün ticareti önündeki engeller gümrük tarifelerine dönüştürülmüştür. DTÖ Tarım Anlaşması ile tarımsal üretim ve ticaret; Pazara Giriş, İhracat Sübvansiyonları ve İç Destekler olmak üzere 3 ana başlıkta toplanmıştır.
İç destek ve ihracat sübvansiyonları, bütçe yetersizlikleri nedeniyle, içlerinde Türkiye’nin de bulunduğu birçok azgelişmiş ülkenin etkinlikle kullanamadığı destek biçimleridir. Bu nedenle de Türkiye, “de minimis” kuralı uyarınca iç destek indiriminden tümüyle muaf, dışsatım sübvansiyonları alanında ise miktar ve tutar açısından kısıtlı indirgeme taahhüdü altına girmiş ve taahhütlerini de yerine getirmiştir. Ancak önümüzdeki süreçte, “de minimis” oranının % 5’e inmesi söz konusu olup, bu durum Türkiye’yi zorlayabilecektir.
Ancak daha önemlisi, gümrük vergilerinde yaşanabilecek radikal bir indirim süreci, Türkiye iç piyasasını tümüyle korumasız durumda bırakabilecektir. Bu bağlamda, DTÖ tarım turlarında, “adil ticaret” söylemi altında kendi fazla tarım üretimlerini dünya ülkelerine sokmak için “pazara giriş” koşullarını kolaylaştırmak isteyen ABD – AB kaynaklı politika değişimi taleplerinin karşısında; önce iç destek ve dışsatım sübvansiyonlarının sıfırlanmasını talep eden tarafla birlikte hareket etmek, tarım sektörü için temel politika önceliklerindendir.
AB- Türkiye ilişkileri sürecinde tarımda Türkiye’den beklenenler nedir? Buna bağlı olarak Türkiye’de neler yapıldı, yapılıyor?
AB-Türkiye müzakerelerinde, “tarım ve kırsal kalkınma”, “gıda güvenliği, hayvan ve bitki sağlığı” ile “balıkçılık” olmak üzere üç müzakere başlığı, tarım sektörünü doğrudan ilgilendiren konular olarak öne çıkmaktadır. Ancak, “AB’nin Türkiye’ye yönelik çeşitli belgelerinde, tarım sektörünün sosyo-ekonomik özelliklerine ilişkin olarak ortaya koyduğu belirlemeler; Ortak Tarım Politikası’nın (OTP) güncel yönelimleri ile Türkiye’nin kendi tarım sektöründen beklentilerinin örtüşmemesi ve bu alanda görülen “açığın” giderek artması; Türkiye’nin sektöre aktardığı destek miktarı ile AB’nin destekleme düzey ve çeşitleri arasında görülen önemli farklılıklar ve görüşmeleri yürütecek olan Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın idari kapasitesinde ortaya çıkan aşınım” unsurları, bu alanda yaşanabilecek sorunlara işaret etmektedir.
Müzakere Çerçeve Belgesi’nin tarım – kişilerin serbest dolaşımı – yapısal politikalara kalıcı derogasyonlar koyan içeriği, süreci tarım açısından olumlu sonuç üretmesi mümkün olmayan bir zemine taşımıştır. Türkiye tarım sektörünün Topluluğa getireceği yük ve sorunlardan uzak kalma konusunda açık bir çaba sergileyen ve bu alanda bir sorumluluk almaktan kaçınan AB, mali alanda da benzer bir tutum sergilemektedir. “Bütçe dengeleyiciler” politikaları çerçevesinde, ileriye yönelik olarak, genişleme politikalarının Birliğe maliyetini sürekli olarak kontrol etme ve indirgeme eğilimi içinde olan AB’nin, ne bugün ne de 3 Ekim 2005 tarihli Müzakere Çerçeve Belgesi’nde sözü edilen ve 2014’ten itibaren başlayacak olan döneme ilişkin olarak oluşturulacak Mali Çerçeve’de, Türkiye’nin tarım müktesebatına yönelik olarak ortaya çıkacak maliyeti karşılamaya istekli olmadığı açıktır.
Nitekim, 6 Ekim 2004 tarihli İlerleme Raporu ve Etki Değerlendirme Raporu’nda, halen AB’de uygulanan OTP’nin Türkiye’de uygulanması halinde, Doğrudan Gelir Desteği için 8 milyar Euro, Pazar önlemleri için 1 milyar Euro, Kırsal Kalkınma önlemleri için de 2.3 milyar euro olmak üzere toplam 11.3 milyar Euro kaynak gerektiği belirtilmekte, geçiş süresinin 2025’i aşması durumunda, hesabın değişeceği de ayrıca ifade edilmektedir. Batı kaynaklı hesaplamalar, Türk tarımının AB’ye uyumu için yılda 20 milyar Euro’nun üzerinde bir kaynağa gereksinim duyulduğunu ortaya koymaktadır. Buna karşılık, böyle bir kaynağın tarıma ayrılması konusunda ne AB, ne de mevcut Hükümet’in bir planı yoktur.
Adaylık sürecinde Türkiye’den imzalaması istenilecek olan “Çift Taraflı Sıfırlama” Anlaşması da büyük önem taşımaktadır. ÇTS Anlaşması ile, AB ile Türkiye arasındaki gümrük vergilerinin karşılıklı sıfırlanması söz konusu olacaktır. Bu durum, rekabet avantajına sahip olan AB tarafına olumlu, yalnızca fındık-koyun eti-bakliyat-yaş meyve sebzede rekabetçi olabilen Türkiye’ye ise olumsuz etki yapacaktır. Bitkisel ve hayvansal temel tarım ürünlerinin tümünde iç piyasayı % 150’nin üstündeki gümrük vergileri ile korumasına karşın yılda 6.5 milyar dolara yakın tarım ürünü dışalımı yapan Türkiye’nin, 27 AB ülkesine karşı gümrüklerini sıfırlaması durumunda karşı karşıya kalacağı dışalım baskısını öngörmek zor değildir.
AB tarım müzakerelerinin ulusal yararlara uyarlı bir şekilde yürütülmemesi ve AB hesaplamalarına göre yılda 11.3 milyar euro kaynakla desteklenen doğru tarım politikaları uygulanarak yatırım eksikliğinin giderilmemesi ve rekabet düzeyinin yükseltilmemesi halinde, ülkemiz tarım sektörü açısından yıkıcı sonuçlar üreteceği gerçeği ortadadır.
Gelişmiş ülkelerde çiftçiliğin nitelik değiştirerek tarımsal faaliyetlerin büyük işletmeler tarafından yürütüldüğünü görüyoruz. Türkiye’nin koşullarına baktığımızda bu konuda sizin görüşünüz nedir
Türkiye’de sivil istihdamın % 28.5’i olan 6.5 milyon işgücünün tarım sektöründe konumlandığı, bunların aileleri ile birlikte 25 milyona yakın nüfusu oluşturdukları, sanayi ve hizmetler sektörünün yeni istihdam çağırmadığı ve Türkiye’deki işsizlik oranının % 9 ila % 10 arasında değiştiği bilinmektedir.
Sanayi ve hizmetler sektörlerinin istihdam olanakları genişletilmeden, küçük köylünün tasfiye edilmesi, kırsal kesimden büyük kentlerin varoşlarına göçü hızlandıracaktır. Ayrıca mülkiyet sorunları ortaya çıkacaktır. Tarım sektöründen diğer sektörlere emek ve sermaye aktarımı, Türkiye’nin gerçekleri ve ulusal yararlarına uygun – planlı bir süreç içinde gerçekleştirilmelidir.
Gönderen Can Gençler Yazılma Zamanı: Cuma, Eylül 14, 2007
Etiketler: DEM.KİTLE-MSLK.ÖRG.
YENİ PETROL YASASI, ULUSAL ÖNCELİKLERİMİZE GÖRE DEĞİŞTİRİLMELİDİR
Yazar TMMOB Maden Mühendisleri Odası
21 02 2007
Maden Mühendisleri Odası, TBMM'de 17 Ocak 2007 tarihinde kabul edilen ve Cumhurbaşkanı tarafından bazı maddeleri tekrar görüşülmek üzere TBMM'ye iade edilen Petrol Kanunu'yla ilgili olarak 11 Şubat 2007 tarihinde bir basın açıklaması yaptı.
YENİ PETROL YASASI, ULUSAL ÖNCELİKLERİMİZE GÖRE DEĞİŞTİRİLMELİDİR
6326 sayılı Petrol Kanunu yerine, 17 Ocak 2007 tarihinde 5574 sayılı Türk Petrol Kanunu TBMM'de kabul edilmiştir. Cumhurbaşkanlığı makamının onayına sunulan Kanun, Cumhurbaşkanımız tarafından bazı maddelerinin yeniden görüşülmesi amacıyla tekrar TBMM'ye iade edilmiştir.
Genel olarak yasada; devletin hükümranlık haklarından kaynaklanan denetim ve sınırlamalarının kaldırıldığı, sektörde tam bir liberalizasyonun hedeflendiği, yabancı sermaye için avantajlı koşulların yaratıldığı ve arama-işletme hakları yerine daha çok üretim aşamasında teşviklerin abartıldığı görülmektedir.
5574 sayılı kanunda yapılan değişiklikleri kavrayabilmek için, kanunun 1. maddesinde yer alan değişikliğe değinmekte yarar vardır. 6326 sayılı kanunda Madde 2 de yer alan ifadeyle, "Bu kanunun amacı, Türkiye Cumhuriyeti petrol kaynaklarının milli menfaatlere uygun olarak, hızla sürekli ve etkili biçimde aranmasını, geliştirilmesini ve değerlendirilmesini sağlamaktır" denilirken, yeni çıkarılan kanunun "Amaç ve Kapsam" bölümünün 1. maddesinde "milli menfaatlere uygunluk" ifadesinin tamamen çıkarıldığı ve "Bu Kanunun amacı, ülke petrol kaynaklarının hızlı, sürekli ve etkili bir şekilde aranmasını, geliştirilmesini ve üretilmesini sağlamaktır. Bu Kanun, Türkiye‘de petrol arama ve üretim faaliyetlerinin düzenlenmesi, yönlendirilmesi, teşvik edilmesi, denetlenmesi, arama ve üretim için gerekli bilgilerin ve verilerin toplanması, değerlendirilmesi ve kullanıma sunulmasına ilişkin usul ve esasları kapsar." dendiği dikkate alındığında, kanunu hazırlayanların, "ulusal menfaatler" yerine "piyasa" anlayışını tercih ettiklerini görmemek mümkün değildir.
Nitekim yeni kanunda getirilen değişikliklerin önemli bölümü yerli ve yabancı özel sektörün önünü açarken, doğal kaynakların devletin hüküm ve tasarrufu altında olması gereğini göz ardı etmektedirler. Bu yaklaşım, devlet hissesinin belirlenmesinden (azaltılmasından), önceki kanunda garanti altına alınmış olan ülkemizde üretilen petrolün "ülke ihtiyacı" için gereken bölümünün dışarıya satılamaması hükmünün ortadan kaldırılmasına kadar birçok konuda açıkça görülmektedir.
-Yasa ile, Türkiye Petrolleri A.O.' nın sahip olduğu önceki haklar geri alınarak, kamu kuruluşumuz, yabancı şirketlerle aynı statüye getirilmiştir.
-Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı'nın, Devlet adına petrol arama ve üretim faaliyetlerinde bulunma hakkı kaldırılarak, özelleştirilmesinin önü açılmıştır.
-Yasa değişikliği ile, ülkemizde üretilen ham petrol ve doğal gazdan alınan % 12,5'lik devlet hakkı oranlarında üretime göre indirimler yapılarak, buradan sağlanan mevcut gelirler % 70 oranında düşürülmüş, ülkemiz gelir kaybına uğratılmıştır.
-"Sınırlara 5 km mesafede, tarihi dini yer veya tesise, su tesisine, bir yol veya umumi geçide 60 m. mesafede, şehir veya kasaba belediye imar sahası dahilinde petrol faaliyeti Bakan müsaadesi olmadan yapılamaz." hükmü yasadan çıkarılarak, yabancı şirketlere sınır tanımaksızın her yerde faaliyette bulunma hakkı getirilmiştir.
-Önceki yasada yer alan, ülke içinde üretilen ham petrol ve doğal gaz ile bunlardan elde edilen petrol ürünlerinin kara sahalarında % 65'i ve deniz sahalarında % 55'inin memleket ihtiyacına ayrılması zorunluluğu yeni yasa ile kaldırılarak; yabancı şirketlere ürettikleri petrol üzerinde sınırsız tasarrufta bulunarak, tamamını ihraç etme hakkı getirilmiş, olağanüstü durumlarda bile üretilen petrolün ülke içinde kullanılması ve memleket ihtiyacını gözetme zorunluluğu kaldırılmıştır.
Cumhurbaşkanımızın, kamu yararı görmediği gerekçesiyle tekrar görüşülmek üzere TBMM'ye gönderdiği yasanın, ulusal öncelikler ve kamu yararı göz önüne alınarak kabul edilmesi ülkemizin lehine olacaktır. Tüm milletvekillerimizi bu konuda duyarlı olmaya çağırıyoruz.
Maden Mühendisleri Odası olarak; doğal kaynakların devletin hüküm ve tasarrufu altında olması gereğini göz önüne alarak, konuyu önemle takip edeceğimizi kamuoyuna duyururuz.
TMMOB Maden Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu
Gönderen Can Gençler Yazılma Zamanı: Cuma, Eylül 14, 2007
Etiketler: DEM.KİTLE-MSLK.ÖRG.
BÖLGESEL KALKINMADA BAŞARILI BİR ÖRNEK: MONDRAGON İŞÇİ ÜRETİM KOOPERATİFLERİ
Yazar Doç. Dr. Nurcan Turan (Kooperatif Dünyası, Ekim-Kasım 1997)
10 02 2007Eskişehir Anadolu Üniversitesi İİBF Kooperatifçilik Anabilim Dalı Öğretim Üyesi
Doç. Dr. Nurcan Turan hocamızın
10 yıl önce Kuvayi Milliye dergimizde yayınladığımız araştırma-inceleme yazısı. (V.P.)
BÖLGESEL KALKINMA İÇİN İNSAN MERKEZLİ YAKLAŞIMIN BAŞARILI BİR ÖRNEĞİ OLARAK MONDRAGON İŞÇİ ÜRETİM KOOPERATİFLERİ
GİRİŞ
İşçilerin girişimciliğini yüklendiği ve yönetiminde bütünüyle söz sahibi olduğu bir işletme türü olan, işçi üretim kooperatiflerinin en başarılı örneğini, Mondragon İşçi Üretim Kooperatifleri oluşturmaktadır.
Mondragon İşçi Üretim Kooperatifleri sistemi, yerel özerkliğin elde edilmesindeki katkılarının yanısıra, yerel sanayinin kurulması ve istihdam sorununa çözüm oluşturmasındaki rolüyle de ilgiyle izlenen ve diğer ülkelere model olarak önerilen bir sistemdir (Polat, 1993). Sistem, endüstriyel sisteme insani bir bakış açısı kazandırması bakımından da önem taşımaktadır (Irazabal 1990).
Mondragon İşçi Üretim Kooperatifleri, kooperatifçilik yolu ile kalkınmada dünyadaki tek örneği oluşturur ve işletmecilik ve endüstriyel demokrasi, katılımcılık ve dayanışma gibi sosyal kavramlar üzerine kurulu yaklaşık kırk yıllık bir başarının sahibidir (Lezamiz, 1996). Mondragon Kooperatifleri, aynı zamanda, büyük ölçekli modern endüstride, kooperatiflerin de faaliyet gösterebileceğinin ve başarılı olabileceğinin göstergesi olmuştur (Whyte, 1991).
Ülkemiz siyasal gündeminde de kısa bir süre yer tutan ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'ndeki sorunların çözümünde bir alternatif şeklinde, "Bask Modeli" olarak önerilen bu sistem, yeterince araştırma konusu yapılmadan reddedilmiştir. Bunun temel gerekçesini, Bask Bölgesi'nin İspanya'dan ayrılması için faaliyet gösteren ve ETA olarak bilinen ayrılıkçı terör örgütünün silahlı mücadelesi oluşturmuştur. Ancak bu terör örgütü ile alternatif modelin bir ilgisi bulunmadığı gibi, örgütün faaliyetleri Bask Halkı tarafından hiçbir zaman desteklenmemiştir.
Türkiye'nin sorunlar gündeminde büyük önem taşıyan, Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin Ekonomik ve sosyal kalkınmasının sağlanması, işsizlik sorunun çözüme kavuşturulması, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, özelleştirme kapsamına işçilerin dahil edilmesi ve sosyal adaletin sağlanması gibi pek çok sorun açısından Bask Modeli olarak adlandırılan ve İngiltere, İskoçya ve Amerika gibi ülkelerde örnek olarak alınan sistemin, Türkiye'nin koşulları göz önüne alınarak incelemeye alınması ve bu konuda önyargısız davranılması ülkemiz açısından bir kayıp değil, kazanç olarak değerlendirilebilir.
MONDRAGON KOOPERATİFLERİNİN GELİŞİMİ
İspanya'nın kuzeyinde yer alan Bask Bölgesi (Etnik ve dil açısından ilgi çekici bir bütünlük sunan Bask Bölgesi, Fransa ve İspanya arasında bölünmüştür. Basklar binlerce yıldır gelenek ve dillerini koruyan bağımsız bir topluluk oluşturmuşlardır), özellikle son yıllarda, bölgedeki ekonomik gelişme ile herhangi bir bağlantısı olmaksızın yükselen kooperatif sisteme tanıklık etmiştir (Benello, 1996).
Mondragon Kooperatifçiliği'nin geçmişi İspanya İç Savaşı'na kadar uzanır. 1936-37 yıllarında İspanya'da süren iç savaşta, Diktatör Franco'ya muhalefet ederek Cumhuriyetçiler'i barındıran Bask Bölgesi, savaş sonunda kamu hizmetlerinden mahrum edilen bölgelerden biri olmuştur.
1941 yılında Bask Bölgesi'nde yer alan Mondragon Kasabası'na, din adamı olarak gönderilen Don Jose Maria Arizmendi, çoğu Basklılar gibi kaybeden Cumhuriyetçiler'in tarafında yer almaktaydı (Gilman, 1983). Yörenin kamusal hizmetlerden yoksun olduğunu ve gençlerin işsizlik sorununu gören Arizmendi, gençlerin sorunlarındaki birincil önceliğin teknik eğitim olduğunu saptamıştır (Polat, 1993; Güven, 1994; Benello, 1996).
Arizmendi, 1943 yılında Mondragon halkının da desteği ile bugünkü adı Mondragon Eskola Politeknikoa olan, bir politeknik okul kurarak yörede mesleki eğitimi başlatmıştır. Bu okul, Mondragon kooperatifçilik deneyiminin doğuş ve gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır.
Zaragoza'da 1942 yılında açılan teknik mühendislik okulundan 1952 yılında mezun olan beş genç mühenedis, Bask bölgesinin ilk ve en büyük endüstriyel kooperatifini 1956 yılında kurarak Mondragon İşçi Üretim Kooperatifçiliği'nin temellerini atmışlardır. Ulgor (bugünkü adıyla Fagor Electrodomesticos) adını taşıyan ve 24 işçi tarafından kuruluşu gerçekleştirilen bu ilk endüstriyel kooperatif, başlangıçta sadece ocak ve soba üretirken, sonraki yıllarda gaz sobaları ve bütangaz üretimine geçmiştir. Ulgor'un ortak sayısı 1958 yılında büyük bir artış kaydederek 158'e yükselmiştir (Güven 1994; Mondragon's Web site).
Ulgor (Fagor Electrodomesticos) bugün grubunun en büyük kooperatifleri arasında yer alıp, geniş ürün yelpazesi ile iç ve dış piyasalar için üretim yapmaktadır. Mondragon'un başarılı Ulgor girişimini, diğer işçi kooperatiflerinin kurulması izlemiştir.
Tüm sistemin kurulmasına öncülük eden Ulgor'un kurulmasından üç yıl sonra, Arizmendi yeni kurulan kooperatiflere teknik yardım sağlamak ve parasal yardımda bulunmak için bir finansman kurumuna gereksinim olduğunu ileri sürmüştür. Bu gereksinimi gidermek için de; bir kredi birliği ve teknik yardım bürosu olan Caja Laboral Popular (CLP) kurulmuştur (Benello, 1996)
1960'lı yıllardan itibaren Ulgor örneği incelenerek, endüstriyel işçi kooperatiflerinin sayısında patlama düzeyine varan artışlar olmuştur. Örneğin 1970-76 döneminde Mondragon grubu içinde 56 yeni işçi kooperatifinin yanısıra, konut kooperatifleri, tarımsal kooperatifler ve tüketim mağazaları hızla kurulmuştur. Yerel kooperatiflerden bir bölümü teknik okullarda kazanılan becerilerin uygulama alanı konumuna getirilmiştir. Bu endüstriyel işçi kooperatifleri, üretin ve istihdam alanlarındaki büyük katkılarıyla, ekonomik canlılık ve yaşanabilirliklerini en ileri düzeyde kanıtlamışlardır. Bu başarıda, eğitim programlarından ve banka hizmetlerinden oluşan destek yapıların ve yerel halkın desteğinin büyük rolü olmuştur (Güven 1994).
Mondragon kooperatifleri 1970'li yıllarda, CLP'nin yardımı ile bir sosyal sigorta kuruluşu olan, Lagun Aro'yu kurmuşlardır. İspanya İş Yasası'na göre, Mondragon Küme Kooperatifi ortakları olan işçiler, kendi hesabına çalışanlar sınıfına girdiklerinden, ulusal sosyal sigorta sisteminden yararlanamamaktadırlar. İspanya'da kendi hesabına çalışanların sigorta kuruluşu (Kendi Hesabına Çalışanlar Birliği) ise, yeterli güvenlik sağlayamamaktadır. Lagun Aro'nun kurulması kooperatif ortaklarının öz sigorta kuruluşu olarak, sağlık ve güvenlik sorunlarına çözümler getirmiştir (Polat 1993; Güven 1994).
MONDRAGON KOOPERATİFLERİNİN BAŞARISININ ALTINDA YATAN NEDENLER
Mondragon İşçi Üretim Kooperatifleri sistemi, dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen eşsiz bir başarının sahibi olmuştur. Bu başarılı organizasyon, İngiltere, İskoçya, Amerika gibi ülkelerde benzer modellerin gelişmesi ile uluslararası bir üne kavuşmuştur. Organizasyon bazı ideallarinden ödün vermemektedir. Bu organizasyonda silah, lüks mallar ve çevreye zararlı ürünler üretilmemektedir (Benello, 1996). Bu sistem Terri Mollner (Mollner'in başkanı olduğu Enstitü, Amerikan şirketlerine, Mondragon modeli ile ilgili dönüşümler üzerine, danışmanlık hizmetleri vermektedir) tarafından kapitalizm ve sosyalizmin ötesinde, üçüncü bir ekonomik sistem olarak değerlendirilmektedir. Mollner tarafından üçüncü bir yol olarak adlandırılan sistem, yoksulluğu sona erdiren ve toplumdaki hiçbir bireyin refahını azaltmaksızın, bireyle yeni iş olanakları yaratan ve bu işi zoraki değil, gönüllü olarak benimsetme önceliğini hedef alan bir sistemdir. Yine Mollner'e göre, rekabetçi bir piyasada, üçüncü yolun başarılı olabileceğinin en önemli kanıtlarından birini Mondragon sistemi oluşturmaktadır (Mollner, 1988)
Mondragon başarısının altında yatan çeşitli etkenler bulunmaktadır. Gilman bu etkenleri şu şekilde sıralamaktadır: (Gilman, 1983)
- Bask bölgesinin ekonomik ve kültürel yapısı,
- İşçi üyelerin sorumluluk ve hakları ile ilgili özel bir model oluşturması,
- Kalkınmalarını destekleyen kuruluşlara sahip olması.
Bask bölgesinin ekonomik ve kültürel yapısı:
Basklılar güçlü milliyetçi duygularla birbirlerine bağlanmışlardır. Mondragon tipi işletmelerin, sosyal açıdan daha az birbirine bağlı toplumlarda, başarılı olup olamayacağı cevaplandırılamayan bir sorudur.
İşçi üyelerin sorumluluk ve hakları ile ilgili özel bir model oluşturması:
Sistemin finansal ve organizasyon yapısı temel bazı özellikler içermektedir. Bu özellikler şu şekilde özetlenebilir (Gilman 1983; Benello 1996):
1. Tüm çalışanlar aynı zamanda kooperatifin üyesidir ve hepsi yönetim kurulunda bir oya sahiptir. Kapitalist işletmelerde işçiler birer üretim faktörü olarak düşünülürken, bu sistemde işçiler, bir kooperatif işletmede, üyelik hak ve sorumluluklarına sahip olan ve aynı zamanda işletmenin sahipliğini paylaşan bir üye (ortak) olarak kabul edilirler.
2. Yönetim Kurulu kooperatifi yönetecek olan üst yönetimi seçer ve daha az ya da daha çok geleneksel bir yapıda faaliyet gösterir. Tüm üyeler ayrıca bağımsız olarak, bir denetim kurulu seçerler. Bu kurul, kooperatiflerin finansal performansı ile sosyal refah, ödemeler dengesi ve güvenlikle ilgili gerçek kararların alınması ile kişisel başarıları geniş bir çerçevede değerlendiren bir sosyal kurulu izler.
3. Tüm yeni işçi üyeler, kooperatif sermayesine 5.000 $ civarında katkıda bulunmak zorundadırlar. Bu büyük bir meblağ gibi görünse de, aslında yeni bir iş yaratmanın sermaye maliyetinin ancak % 10'unu oluşturmaktadır. Bu katılım payının üyenin ilk kazancından düşülmesi de olasıdır.
4. İşçi üyeler arasında güçlü eşitlik ve dayanışma duyguları oluşturulmuştur. En düşük ücret ile en yüksek ücret arasında fiili olarak belirlenen oran 1 - 4,5 arasındadır. Bu şunu ifade etmektedir; yöneticiler kapitalist işletme yöneticilerine göre daha az kazanırken, sıradan şirketlerdeki karşılaştırılabilir işçilere göre, en düşük geliri elde eden kooperatif işçileri daha fazla kazanmaktadır. Sistem içerisinde yetişen yöneticiler, para dışı ödüllere daha faza rağbet etmektedirler. Ücret düzeyleri; işin güçlüğü, personel performansı, deneyim ve kişisel becerilerin dikkate alındığı bir formül tarafından belirlenir.
5. Kooperatif gelirlerinin sadece bir kısmı ücret olarak işçilere ödenir. Kooperatif gelirlerinin %70'i bir bireysel iç sermaye hesabında toplanır.
Tüm üyelerin şirket bünyesinde bir iç sermaye hesapları bulunur. Gelirin %30'u ise, kollektif bir hesapta sermaye oluşumu ve şirketin geliştirilmesi için toplanır. Kooperatiften ayrılmak isteyen üye, iç sermaye hesabında biriken paranın %75'ini alabilir. Paranın %25'lik kısmı ise yeni iş yaratmak için alıkonur. Bu sistem, gelirin tümünün kooperatifte sermaye oluşumuna katkıda bulunmasına izin verir ve herhangi bir kapitalist girişimde bulunmayan iç sermaye oluşu için, bir kapasite yaratır. İç sermaye hesabında işçilerin belirlenen paylarının geri kalanı, emekliliklerinde ödenir. Diğer kooperatiflerde olduğu gibi sermaye payı satılamaz ve oy hakkı tanımaz.
Kalkınmalarına destek veren kuruluşlara sahip olması:
Mondragon kooperatif kalkınmada bir sistem yaklaşımını temsil etmektedir. Sistemde tabanı oluşturan endstriyel kooperatiflere ilaveten, ikinci düzey kooperatifler olarak adlandırılan ve çeşitli alanlarda faaliyet gösteren kooperatifler de bulunmaktadır (Benello, 1996). Mondragon'un başarısının altında yatan ve bu başarının temel anahtarını oluşturan banka araştırma enstitüsü, işletme geliştirme grubu ve çeşitli okullar ve eğitim merkezleri gibi destek yapılarıdır (Gilman, 1992). Ayrıca kollektif olarak kooperatif kültürü yaratabilecek konut ve tüketim kooperatifleri de bulunmaktadır.
Mondragon Kooperatifçilik Modeli oldukça zor bir modeldir. Arizmendi tarafından konulmuş olan denge (equilibrio) kuralı, bu sistemin oturmasında önemli bir rol oynamıştır. Bu kurala göre endüstriyel üretim kooperatifleri, kendi aralarında ve sistemin diğer destek yapıları ile ilişkilerinde, hem işletmelerin, hem bu işletmelerin ortağı olan işçilerin, hem de kooperatif toplumun yararları arasında sağlıklı bir denge kurulmasını gözetmek zorundadır (Polat 1993).
MONDRAGON KOOPERATİFLERİNİN TEMEL İLKELERİ
Mondragon Kooperatiflerinin Temel ilkeleri şu başlıklar altında toplanmaktadır. (Mondragon's Web Site: http:www.mondragon.mcc.es/.).
1. Açık Üyelik: Bu ilke belirlenen işler için mesleki yeteneğe sahip olan tüm erkek ve kadınlara üyeliğin serbest olduğunu ifada eder.
2. Demokratik Örgüt: Tüm üye işçilerin eşitliği üzerine kurulan bu ilke, bir kişi bir oy esasını temsil eder.
3. İşçi Hakimiyeti: Bu ilke, doğa, toplum ve kişilerin asıllarına dönmelerinde ve böylece elde edilen servetin dağılımından hak kazanabilmelerinde ana etkendir.
4. Sermayenin Araç ve İkincil Olması: Sermaye, iş için ikincil bir araçtır ve işletmenin gelişmesi için gerekli bir unsurdur. Elde edilen sonuçlar direkt olarak sermaye ile bağlantılı değildir.
5. Yönetime Katılım: Bu ilke işletme yönetimine üyelerin katılımı ile, kendi kendine yönetimin giderek geliştirilmesini ifade etmektedir.
6. Ücret Birliği (Dayanışması): Bu ilkeye göre, sosyal çevre ve şirketin geri kalan bölümleri ile dayanışma içinde, her bir kooperatif işletmenin mevcut olanaklarına göre ücret belirlenir.
7. Kooperatiflerarası İşbirliği: Bu ilke tüm gizli güçlerin ortaya çıkarılması için araştırma yapmayı içermektedir (kazanç havuzu ve işçi üyelerin transferi).
8. Sosyal Dönüşüm: Bu ilke, kazancın çoğunlukla yeniden yatırıma dönüştürülmesiyle, yeni kooperatif iş alanları yaratmak ve toplum kalkınmasını başlatıcı desteği vermeyi kapsamaktadır.
9. Evrensel Yapı: Bu ilke, sosyal demokrasi için çalışma, barış, adalet ve kalkınma amaçlarının paylaşımını desteklemektedir.
10. Eğitim: Bu ilke kooperatif ve mesleki eğitim için, yeterli insan ve ekonomik kaynak tahsis etmeyi ifade etmektedir.
MONDRAGON KOOPERATİFLERİNİN ORGANİZASYON YAPISI
Mondragon Kooperatifleri, katılımcı stratejik bir çerçevede bağımsız olarak çalışan üç büyük grupta örgütlenmiştir. (Lezamiz, 1995; Mondragon's Web site).
-Finansal Grup
-Endüstriyel Grup
-Dağıtım Grubu
Finansal Grup
Bankacılık, sigortacılık ve leasing gibi temel finans çalışmalarını içeren finansal grup, altı ayrı şirkete sahip bulunmaktadır. Bu şirketler ve çalışma alanları şu şekildedir:
•Caja Laboral: Bankacılık
•Lagun Aro: Sosyal sigorta
•Aro Finans: Tüketim malları finansmanı
•Seguros Lagun Aro: Genel sigorta
•Lagun Aro Vida: Yaşam sigortası
•Aro Leasing: Finansal leasing, sermaye malları finansmanı
Endüstriyel Grup
Mondragon Kooperatifleri endüstriyel grubu, şu sektörlerde çalışan 70 endüstriyel şirketten oluşmaktadır:
Yolcu otobüsleri, imalat aletleri, takım ve teçhizat, teknik parça ve araçlar, yapı tesisat malzemeleri, makina araçları, otomasyon ve kontrol, ev eşyası aksamı, endüstriyel hizmetler, ev eşyaları, mühendislik ve danışmanlık, elektronik parçalar, yapı ve bakım onarım, mobilya, ağaç işleri makinaları, otomobil parçaları, spor ve eğlence, kaldıraç sistemleri, mutfak malzemeleri.
Dağıtım Grubu
Dağıtım grubu şu işlevleri yerine getirmektedir.
- Büyük ve küçük ölçekli perakendecilik
- Gıda ürünlerinin, tarımsal gıda ürünlerinin pazarlanması
- Tedarik faaliyetleri
Dağıtım grubuna üye şirketlerin isimleri şunlardır:
• Auzo-Lagun
• Barenetxe
• Behi-Alde
• Commercial Erein
• Consum
• Eroski
• Erosmer
• Miba
MONDRAGON KOOPERATİFLERİ'NİN TİCARİ MARKALARI
Mondragon koperatiflerinin en iyi tanınan ve bilinen ticari markaları şunlardır. (Mondragon's Web site)
- Caja Laboral Financial (banka)
- Capreci Industrial (ev eşyaları aksamı)
- Donobat Industrial (makine araçları)
- Eroski Distribution (perakende dağıtım)
- Fagor Industrial
- Irizar Industrial (yolcu otobüsü)
- Lagun Aro Financial (sigorta)
- Orbea Industrial (spor ve eğlence)
- Orkli Industrial (ev eşyaları aksamı)
- Orona Industrial (kaldıraç sistemleri)
- Urssa Industrial (yapı ve bakım onarım).
MONDRAGON'UN İKİNCİ DÜZEY KOOPERATİFLERİ (DESTEK YAPILARI)
Daha önce de sözü edildiği gibi, Mondragon sisteminin başarısında temel etkenlerden birisini, ikinci düzey kooperatifler oluşturmaktadır. Bu kooperatifler birinci düzey kooperatifler olarak adlandırılan temel kooperatiflere, kırk yılı aşkın bir süredir yaşama olanağı vermişlerdir. Bu kooperatifler, gerçekte grup üyelerinin bir bütün olarak katıldıkları kendi öz kuruluşlarıdır. Aşağıda ikinci düzey kooperatiflere ait bilgiler yer almaktadır.
Caja Laboral Popular (CLP) (Halkın Emek Kasası)
Mondragon kooperatiflerinin başarısındaki önemli etkenlerden birisini, kooperatiflerin finansal açıdan kendi kendilerine yeterli bir duruma gelmiş olmaları oluşturur.
Bugün İspanya'nın 13. büyük bankası konumunda olan Caja Laboral Popular (CLP), yalnızca kooperatifler için finans yaratan bir kooperatifler bankası olmayıp, aynı zamanda kendisi de bir kooperatif kuruluşudur. Kurulduğu yıldan bu yana, büyük gelişme gösteren CLP'nin bugün çoğu Bask Bölgesi'nde olmak üzere 180 şubesi bulunmaktadır. (Güven, 1994; Polat, 1993; Mondragon's Web site; Gilman, 1983)
CLP'nin 1960 yılında 3 milyon Peseta olan mevduatı 1995 yılında 585.774 milyon pesetaya ulaşmıştır. Yine 1995 yılı verilerine göre Banka'nın net bankacılık yatırımları 324.190 milyon Peseta olarak gerçekleşmiştir (Mondragon's Web site).
CLP, Mondragon Kooperatifleri'nin kredi kooperatifi olarak İspanya'da bankacılık sistemi kurallarına göre çalışır. Bankanın örgüt yapısı biraz farklıdır. Tüm banka çalışanları bankanın bireysel üyelerini oluşturur. Tabandaki kooperatiflerin temsilcileri ise, kurumsal üyeleri oluşturur. Yönetim Kurulu 1/3 oranında bireysel, 2/3 oranında ise kurumsal üyelerden oluşur.
Bankanın iki ana bölümü bulunmaktadır: Bankacılık Bölümü (Banking Division) ve Girişimcilik Bölümü (Empresarial Division). Bankacılık bölümü 180 şubesinden müşterilerine, bankacılık hizmetleri sunmakta ve birinci düzey kooperatifler için, önemli bir finans kaynağı oluşturmaktadır.
Bununla birlikte bankanın özelliğini Girişimcilik Bölümü oluşturur. Girişimcilik Bölümünün temel işlevi, yeni kooperatiflerin oluşturulmasına yardımcı olmak ve faaliyet gösteren kooperatif işletmelerine yönetim ve işletmecilik alanlarında (özellikle yeni bir pazara girmek veya yeni bir ürün geliştirmek gibi önem taşıyan faaliyetlerde) yardımcı olmaktır.
CLP, aynı zamanda tüm Mondragon Kooperatifçilik Hareketi'nin merkezi olarak hizmet vermektedir. Kooperatif banka ile kooperatif işletmeler arasında Kooperatif Birlik anlaşması yöntemiyle kurulan, yakın biçimsel ilişkiler bulunmaktadır. Bu anlaşmada, kooperatif işletmelerin örgüt, kazanç, bulunum, üyelik, faiz ödemeleri ve alınan borçların amorti edilmesine ilişkin temel ilkeler yer almaktadır. Her bir kooperatif, kendi yönetim kurulu tarafından yönetilirken, tümü bu Birlik anlaşması ile banka ve diğer kooperatiflere bağlıdır (Gilman, 1983).
Eroski
Eroski Perakende Grubu, bugün İspanya'nın önde gelen dört perakendeci grubundan birisidir. Eroski grubu, 40 büyük ve orta büyüklükteki hipermarket, 216 süpermarket, 94 self-servis mağaza, 338 franchesing satış mağazası, 40 adet seyahat acentası ve 15 servis istasyonundan oluşan bir zincire sahiptir.
Eroski Grubu çalışmalarında, toplumla bütünleşmek, şirketin sürekliliğini sağlamak, ekonomisinde işçilerle bir bütün olmak, çevre ve tüketici haklarını korumak ve rekabetçi pazar fiyatlarında ürün ve hizmetlerin kalitesi için çaba harcamaktadır.
Mondragon Kooperatifleri içerisinde yer alan, Eroski Grubu, İspanya'nın perakende gıda şirketleri arasında 1995 yılı itibariyle 304.286 milyon Peseta satış hacmi ve %14'lük büyüme oranı ile başı çekmektedir. Net geliri (kârı) 4.323 milyon Peseta'dır. 1991-95 döneminde yatırım artışı 114.223 milyon peseta olarak gerçekleşmiş ve 4.763 yeni iş yaratılmıştır. Cari işgücü toplamı ise, 10.200'dür.
Lagun Aro
Lagun Aro 1970 yılında Mondragon Grubu'nun bir sosyal sigorta kuruluşu olarak kurulmuştur. Gönüllü bir sosyal refah kuruluşu olan Lagun Aro'nun amacı Mondragon Sistemi içerisinde yer alan işçi üyeler için bir sosyal güvenlik sistemi oluşturmaktadır.
Lagun Aro üyelerine şu alanlarda güvence sağlamaktadır.
- Emeklilik
- Sağlık bakımı
- Hastalık izni
- Maluliyet
- İş yardımı (Mondragon's Web site).
Eğitim Merkezleri
Mondragon kooperatiflerinin tarihi gelişimine dikkat edecek olursak, bu kooperatiflerin yaşam faaliyetlerinin bir Politeknik Okul'la başladığını görebiliriz. D.J.M. Arizmendi'nin öncülüğü ve yerel halkın desteğinde 1943 yılında kurulan bu politeknik okul, Mondragon kooperatifçiliğinin başlamasında en önemli etken olmuştur. Bugün Mondragon kooperatifçiliğinin ikinci düzey kooperatiflerini oluşturan ve en önemli destek yapıları arasında yer alan bir çok eğitim merkezi bulunmaktadır. Bu eğitim merkezlerinde, teknik bilgilerin yanısıra, öğrencilere kooperatifçilik ruhu da aşılanmaya çalışılmaktadır.
Bu eğitim merkezlerinin adları aşağıda yeralmaktadır.
• Mondragon Eskola Politeknikoa, Teknik Mühendislik Okulu
• Eteo, İşletme Yönetimi Merkezi
• Lea-Antibai, Teknik Okul
• Otalora, Kooperatif ve İşletme Eğitimi Merkezi
• Politeknika 'kastegia Txorierri, Teknik Okul
• Saiolan,
Yeni İşletmecilik Faaliyetleri Tanıtım Merkezi (Mondragon's Web site).
Mondragon Eskola Politeknikoa (MEP) (Teknik Mühendislik Okulu)
Mondragon Grubunun teknik eğitim kuruluşunu oluşturan MEP, tabandaki işçi kooperatiflerine nitelikli işgücü sağlayan temel bir kaynağı oluşturmaktadır. Öğrencilere sadece teknik eğitim vermekle kalmayıp, aynı zamanda kooperatifçilik idealleri ile de yetişmelerini sağlamaktadır. 1943 yılında eğitime başlamış olan MEP, ilkokuldan üniversiteye kadar değişik düzey ve disiplinlerde eğitim vermektedir. Mezun öğrenciler Mondragon sistemi içerisinde istihdam edildiklerinden, teknik eğitim tamamıyla, Mondragon grubunun gelecekte gereksinim duyacağı insan gücüne göre planlanarak yürütülmektedir.
Kuramsal çalışmaların uygulayımcı çalışmalarla pekiştirilmesi, buradaki eğitimin temelini oluşturmaktadır. Politeknik'e bağlı olan ve ALECOP adını taşıyan bir kooperatif fabrika, eğitim malzemeleri ve makinaları üretiminde ihtisaslaşmış olup, öğrencilere birlikte çalışma ve uygulama yapma gibi çeşitli olanaklar tanımaktadır. Öğrenciler, bu şekilde iş deneyimi kazanmanın yanısıra, kazandıkları paralarla eğitim masraflarının bir kısmını karşılama olanağı elde etmektedirler.
Yasal olarak MEP, eşit sayılarla üç tür üyeden oluşan bütünleşmiş bir kooperatiftir. Bu üyeleri:
-Çalışan üyeler (öğretim görevlileri ve diğerleri),
-Yararlanan üyeler (öğrenciler ve/veya aileleri),
-İşbirliği yapan üyeler (şirketler ve yetkililer) oluşturur.
Bu üyelerin oluşmasında Genel Kurul ve yönetim kurulu etkindir (Güven, 1994; Polat, 1993; Mondragon's Web site).
Araştırma ve Geliştirme Merkezleri
Aşağıda adları yer alan araştırma ve geliştirme merkezleri, Mondragon kooperatiflerinin kendi teknolojilerini yaratmalarına olanak tanıyarak, bu kooperatiflerin başarı ve gelişiminde önemli bir yer almaktadırlar.
• Ikerlan Teknolojik Araştırma Merkezi
• Ideko Makina Araçları Araştırma ve Geliştirme Merkezi
• MTC Maier Teknoloji Merkezi
Ikerlan
1970 yılında kurulan, Ikerlan teknik araştırma merkezi, kendisini oluşturan kooperatiflere, yeni ürün geliştirmede, üretim süreci ve tasarım geliştirilmesinde, ileri teknolojilerin uygulanması konusunda gerekli danışmanlık hizmetlerini veren ve İspanya'nın önde gelen uzman kuruluşudur. Bu kuruluş Mondragon kooperatiflerinin yabancı teknolojiye olan bağımlılıklarını azaltma ve yeni teknolojiler üretme amaçlarını gütmektedir. Üzerinde çalıştığı teknolojik alanlar elektronik sistemler, CAD/CAM teknolojileri ve enerji olarak kısaca özetlenebilir (Güven, 1994; Mondragon's Web site).
YARARLANILAN KAYNAKLAR
Andersson U. (june, 1991) Alternative Forms of Fundraising. Third Enil Sem. (Stocholm, Sweden)
Benello G. (1996) The Challange of Mondragon. Reinventing Anarchy Again.
Gillman R. (Fall, 1992) Building the Movement In Context.
Gillman R. (Spring, 1983) Mondragon: The Remarkable Achievement. In Context.
Güven S.(1994) Endüstriyel İşçi Kooperatifleri (Kuramı ve sosyal politikası). Bursa
Irazabal L. (Çeviren Durgun Ş.) (Kasım, 1990 İspanya Bask Bölgesinde Koopertifçilik Mondragon Grup Karınca Der. 56.647)
Lezamiz M. (1995) Mondragon Cooperatives. (NCEO Home Poge, http// www.nceo. org).
Mollner T. (Autum, 1988) The Third Way İs Here. In Contex.
Mondragon's Web site (http: // www. Mondragon. mcc. es).
Polat H. (Kasım, 1993) Bask Modeli Üzerine Söyleşi Kooperatif Dünyası Dergisi 23.727.
Whyte W. K. and K.K. (1991) Making Mondragon. New York.
Bu yazı, Kooperatif Dünyası dergisinin Ekim-Kasım 1997 tarihli 319-320. sayısından alınmıştır.
Gönderen Can Gençler Yazılma Zamanı: Cuma, Eylül 14, 2007
Etiketler: KOOPERATİFLER
HAVA İŞ'TEN REST: "GREV ERTELENİRSE BİR TEK UÇAK TARİFESİNDE KALKMAZ"
Yazar Heva İş Sendikası'nın Basın Açıklaması
11 08 2007
Hava-İş Genel Başkanı Atilay Ayçin, THY’deki greve ilişkin Bakanlar Kurulu’ndan çıkacak bir grev erteleme kararının "tamamen siyasi bir karar" olacağını söyledi. Ayçin, "Böylesi siyasi bir karar alınırsa cevabı çok sert olur. Yapamazsınız, yaptırtmam. Bir tek uçağı tarifesinde kaldıramazlar" dedi.
Atilay Ayçin, Hava-İş Genel Merkezi’nde düzenlediği basın toplantısının ardından gazetecilerin sorularını yanıtladı. Ayçin, "Bakanlar Kurulu, grev erteleme kararı alırsa, buna tepkiniz ne olur?" sorusu üzerine, hükümetin vereceği böylesi bir kararın "tamamen siyasi bir karar" olacağını vurguladı. Ayçin’in yasanın çok açık olduğunu, grev kararının ertelenebilmesi için Türkiye’de genel sağlık ve genel güvenlik açısından tehdit şartlarının oluşması gerektiğine işaret ederek, "Ama ülkemizde bu şartların hiçbirisi yok. Bunun için de mutluyuz. Erteleme ancak siyasi bir hesaplaşma mantığı ile olur. 91’de aynı lafı Özal da söylemişti. ’Atın hepsini, şirketin kapısına kilidi asın’ demişti. Bunlar da onların soyundan gelme. Bunlar da aynı anlayışın devamı" diye konuştu. Turizm sezonunda seferlerin zamanında ve kaliteli yapılmasının esas olduğuna dikkat çeken Ayçin, "Böylesi siyasi bir karar alınırsa cevabı çok sert olur. Yapamazsınız, yaptırtmam. Bir tek uçağı tarifesinde kaldıramazlar" dedi. Ayçin’in bu sözleri üzerine toplantı salonunda bulunan bir grup THY çalışanı, alkışlarla "Sözleşme hakkımız, söke söke alırız" şeklinde slogan attı.
"ERTELEME KARARI, GREV HAKKIMIZI ORTADAN KALDIRIR"
Gelinen noktada, yapılacak tek şeyin uzlaşmak olduğunun altını çizen Ayçin, şöyle konuştu:
"Baskıyı sürdürürlerse, bu sektör yapısal konumu itibari ile bu kadar baskıyı kaldırmaz. Eğer demokratik ve yasal bir grev kararını anti demokratik bir siyasi tercihle taçlandırırsanız bunun bedeli ağır olur, altında kalırsınız, kalkamazsınız. Grev ertelemesinin erteleme değil, grev hakkımızı ortadan kaldırdığını biliyoruz. Grevin 60 gün ertelenmesi durumunda biz bir daha greve çıkamıyoruz. Eğer anlaşamazsak, toplu sözleşmemiz Yüksek Hakem Kurulu’na gidecek. Biz orda yokuz. Yüksek Hakem Kurulu, anti demokratik bir kuruluştur. Oradan hukuka, insana saygılı bir karar çıkmayacağını biliyoruz. Bu süreci düşünmek dahi istemiyoruz. Takdir kendilerinin, bir tarafta uzlaşı, barış öbür tarafta kavga. Hangisine varlarsa, ikisine de varım." Öte yandan, Ayçin’in düzenlediği basın toplantısı öncesinde, Hava-İş’in Bakırköy’de bulunan genel merkezinin çevresinin polislerle çevrilmesi dikkat çekti. Hava-İş Başkanı Ayçin, ANKA’nın "Basın toplantınız öncesinde polisler neden geldi?" sorusuna, "Neden burada olduklarını bilmiyorum. Bize bir bildirimde bulunmadılar. Sanırım basın açıklamamız için gelmişler" yanıtını verdi.
Kaynak: ANKA
Gönderen Can Gençler Yazılma Zamanı: Cuma, Eylül 14, 2007
Etiketler: SENDİKALAR
THY A.O. ÇALIŞANLARI GREVE EVET DEDİ
Yazar Heva İş Sendikası'nın Basın Açıklaması
11 08 2007
Değerli Basın ve Kamuoyu;
THY A.O’ da THY Teknik A.Ş’de çalışanlar greve evet dedi.
THY A.O ve THY Teknik A.Ş Grev Oylaması sonuçları tüm Türkiye’ye bir mesajdır. Temel Anayasal grev hakkına sahip çıkan çalışanlar, korku ve baskı tacirlerine demokrasi dersi vermişlerdir.
Çalışanlardan doğal olmayan yollardan toplanan imzalar ve 2822 sayılı yasanın amir hükümlerinin hukuki olarak zorlanması ile kurulan ve bugüne kadar ülkede uygulanan grev oylamalarının hiç birinde rastlanmadığı şekliyle 4 gün açık tutulan sandıklardan, THY A.O ve THY Teknik A.Ş çalışanlarının özgür iradesi sonucu, birilerinin çok dilediği ve beklediği gibi greve hayır çıkmadı.
Bu mesaj tüm Türkiye’yedir. Sonuç; grev hakkına saygı duymayan, THY ve THY Teknik A.Ş işçilerinin hak elde etme mücadelelerine karşı, çalışanların hiç hak etmedikleri ölçüde insafsızca saldırılar düzenleyen, şirket batacak, ekonomi çökecek, turizm kaybedilecek korkutmaları ve felaket senaryoları ile desteklenen bir büyük karşı kampanyaya verilmiş çok önemli bir yanıttır.
Bu mesaj doğru okunmalı “ben yaparım olur” “ben emir veririm herkes hazır ola geçer” anlayışı ile hiçbir yere gidilmeyeceği artık algılanmalıdır. Şirket yönetimleri endüstriyel ilişkilerindeki zaaf ve hatalarını sağduyu ile yeniden değerlendirmelidir.
Özgür iradelerini olağanüstü koşullara rağmen çağdaş bir direngenlikle ortaya koyan tüm çalışanlarımızı, örgüt disiplini ve kararlığı ile tüm zorlukları aşmada büyük özveride bulunan işyeri temsilcilerini ve tüm Hava-İş kurullarını kutluyoruz. Ancak greve hayır diyenlerin de önemli bir yanlış tercih yaptıklarını açıkça belirtiyoruz. Daha yoğun bir evet çalışanların lehine bir çözüme çok daha büyük katkıda bulunabilirdi.
Bu grev oylaması ile çalışanlar yasal haklarını kendi elleri ile bir başkalarına devretmenin en büyük yanlış olacağını kavradılar, bu bilinçle önemli bir adım attılar.
Hava-İş sendikası üyeleri ile yüz yüze iletişim sayesinde elinden geldiğince en ağırlıklı eğilimi temsil eden görüşü esas alan, kararlarını bu geniş kitle eğilimine dayandıran bir anlayışla süreci yürütmüştür. Bu beklide daha meşakkatli ve zor bir referandum yöntemi olarak değerlendirilebilecek bir yöntemdi. Hava-İş bu zoru denemiş ve başarılı olmuştur.
Hava-İş sendikası olaya galip-mağlup yaklaşımı ile bakmamaktadır. Ulusal havayolumuz bizim için özelleştirilse de değerlidir ve önemlidir, ancak şu kabul edilmelidir ki çalışanların hak ve talepleri de önemlidir ve değerlidir. Şimdi ciddiyetle ve acil olarak, çözüme katkı sağlayacak ortak noktaları arama bulma ve kör bir inatlaşmaya girmeme zamanıdır.
Grev uygulaması için yasal süremiz bu aşamadan sonra tekrar işlemeye başlamıştır. Sendikamız Kurulları ile öncelikle bu konuda bir ön değerlendirme yaparak süreç ile ilgili kararlarını kamuoyuna duyuracaktır.
Yaşasın THY ve THY Teknik A.Ş işçilerinin, birlikle ve birlikte mücadelesi
Yaşasın tüm ülkedeki işçilerin mücadele birliği.
Gönderen Can Gençler Yazılma Zamanı: Cuma, Eylül 14, 2007
Etiketler: SENDİKALAR
SENDİKA BÜROKRASİSİ ve SOL
Yazar Aktaran: Müjdat Çalış
06 08 2007
Hatırlatmalar:
Biz bu yazımızda Tümtis-EMEP ilişkisini ve sol bürokrasinin tutum ve sınıf mücadelesi tarzını görünür kılmaya çalışacağız. Bunu yaparken de bizzat EMEP ve Tümtis içinden, örgütlenmelerine dair yaptıkları eleştirileri ve yakınmaları göstereceğiz. Bu değerlendirmelerin çok fazlaca yoruma ihtiyaç duyduğunu sanmıyoruz. Ele aldığımız materyal ise “Parti Kamuoyuna” başlıklı ve “Eylül 2005” tarihli dolaşıma sokulan bir metindir.
Metnin arkasında duranlar, kaleme alanlar ilk paragrafta ve sonuç bölümünde açıkça belirgin:
“Bizler, Tümtis’te yönetici, işyeri temsilcisi ve sendika üyesi onlarca partili işçi, uzun bir zamandan bu yana parti yönetimi tarafından sürdürülen karalama kampanyalarına maruz bırakıldık.”
“Tümtis’te yapılmakta olan yanlışlara ilişkin eleştirilerimizi ortaya koyduk. Bu yanlışlarda ısrar etmenin partiye (EMEP) ve sendikaya (Tümtis) zarar vereceğini anlatmaya çalıştık.”
“Karşı-devrimci, hain, gerici gibi ağır suçlamalara rağmen, devrimci inanç ve değerlerimiz, parti terbiyemiz gereği, örgüt işleyişine uygun davrandık; yazdığımız, söylediğimiz hiçbir şeyi ilgili parti organı dışına taşımadık, parti kamuoyu ile paylaşmadık. Çünkü eninde sonunda devrimci sağduyunun ve aklın mutlaka kazanacağını düşünüyorduk. Ancak parti hukukunu da hiçe sayarak bir çoğumuzu partiden ihraç ettiler. Disiplin kurulu kararı olmadan, yargılamadan cezalandırdılar. Bununla da yetinmeyip; dövmekle, kafa-kol kırmakla, kafamıza sıkmakla, ortalığı kan gölüne çevirmekle tehdit etmeye başladılar. Eş ve çocuklarımızı dahi tehdit ettiler.”
Buraya kadar her şey açık: Stalinizme özgü derin kanallardan yol alan ideolojik hattın tezahürleri ve parti/sendika ilişkisi içinde Stalinist bürokrasinin kendi unsurları da dahil olmak üzere kemirip yiyen, tüketen mekanizması. Eleştirilerinden dolayı atılan, ihraç edilen unsurların uğradığı ölüm tehditleri, katledilen Nakliyat-İş’e üye üç işçinin arkasındaki anlayışı göstermekle kalmıyor, aynı uygulamayı ve katli kendi unsurlarına da reva görebildiklerini gösteriyor. İleride doğabilecek muhtemel kanlı sonuçlara karşı durabilmek açısından da bu unsurların sesine kulak vermeyi ve duyurmayı ayrıca önemsiyoruz.
Topkapı Ambarlar:
“Topkapı Ambarlar’da yıllarca baş tacı yaptığımız ambar işçileri sendikaya savaş açmış, temsilcilik binası yüzün üzerinde işçinin saldırısına maruz kalmış, yaşanan olaylarda üç işçi ölmüş, onlarcası yaralanmış ve bin civarında işçi sendikamızdan istifa edip Nakliyat-İş’e geçmişti.”
“Topkapı olayları aynı zamanda parti için de ciddi bir darbe olmuştur. Ancak parti, böylesine tahrip edici bir etkisi olan bu sorunu değerlendirip gerekli sonucu çıkarmamıştır.”
“İşçilerin (Toplu İş Sözleşmesi) TİS sürecine dahil edilmesi, bilgilendirme toplantıları yapılması ve işçilerin taleplerinin dikkate alınması gerektiğini söylediğimizde (sendika başkanı) Sabri Topçu bizi ‘işçinin tepkisinden korkan sendikacılık yapamaz!’ biçiminde cevapladı. İşçileri, işçilerin taleplerini dikkate almamanın, işçiye rağmen TİS imzalamanın ağır faturasını bin civarında üyemizi kaybederek ödedik.”
“Parti yöneticileri söylediklerimizi dinleyip değerlendirmek yerine ‘Topçu’nun kafası bu kadar çalışmıyor mu?, ‘Bunları Topçu düşünemiyor mu?’, ‘Siz abartıyorsunuz, panikliyorsunuz’, ‘Sabri Abi, bir şey olmaz, bir şey yapamazlar diyor' rahatlığı ile karşıladılar. Bu kadar öngörüsüzlük, düşüncelerimiz karşısındaki tahammülsüzlük anlaşılır bir şey değildi. Topçu’nun belirlediği ve parti yönetiminin bize dikte ettiği ‘hiçbir şey olmaz’ tam bir fiyasko ile sonuçlandığında ise cesaretle sorumluluklarını açıklamak yerine hiç bir şey olmamış gibi davrandılar. Dahası, olayların sorumluluğunu, söyledikleri dinlenmeyen, önerileri dikkate alınmayan ve susturulan partililere yüklediler.”
“Bugün bine yakın Topkapı ambar işçisinin sendikamıza dönüşünün önündeki tek engel Sabri Topçu’dur. Ambar işçileri bunu, Topçu adına kendileriyle görüşen A.K ve G.F’ye bile söylemişlerdir.”
İşçilerden, tabandan kopuk bir “sınıf sendikacılığı”nın, aynı anlayışla malul bir parti güdümünde aldığı yol ve işçilerin kendi toplu iş sözleşmelerine bile dahil edilmelerinin önünde engel olduğunun belirgin bürokratik görüntüsü.
Tümtis Kongresi:
“Sendikanın kongresinden bir hafta önce 2 Aralık’ta (2004), Sabri Topçu, sendika muhasebecisi Fatma Subaşı’nı mali sekreterlik görevine getirmeye karar verdiğini söyledi. Fatma’nın sendikanın sorunlarına karşı duyarsız olduğunu, şube kongrelerine dahi katılmadığını, parti karşıtı olduğunu, sendika yöneticileriyle ve işçilerle sorunlu olduğunu ve yıllardır muhasebe görevini bile yerine getirmekten aciz olduğunu, ayrıca sendika üyeleri ve delegeleri dururken sendikanın muhasebecisinin mali sekreter yapılmasının doğru olmadığını, üyeleri ikna edemeyeceğini söyleyerek itiraz ettik. Kim
olursa olsun, üyelerimiz içinden önereceği birini tartışmasız kabul edeceğimizi söylememize rağmen Topçu, bu konudaki itirazları dikkate almadı ve ‘Fatma’nın adaylığına karşı çıkanların kendi listelerini hazırlamaları’ restini çekti. Parti üyesi başkanlar kurulu üyeleri, genel başkan Levent Tüzel’den randevu alarak partiye gittik. Genel Başkan'a Topçu’nun Fatma konusundaki ısrarını anlattık ve bu durumu üyelere izah edemeyeceğimizi söyledik.”
“8 aralıkta Ş, parti merkez irtibat bürosuna çağrıldı ve kendisinden kongrede aday olmaması istendi. Ş, doğru bulmadığını ancak karara uyacağını söyledi… Sendikada görevli biz partililer; sendika ile ilgili olarak alınan kararın bizimle tartışılmadığını, düşüncelerimizin alınmadığını, karar sürecine katılmadığımızı ve sendikaya bu tarzda müdahale edilmesinin doğru olmayacağını, kongreye üç gün kala böylesi bir kararla gelmenin doğru olmayacağını, bunu işçilere izah edemeyeceğimizi söyleyerek kararı eleştirdik.”
Metin bu noktada “parti ve sendika ilşkisinin nasıl olması gerektiği” konusunda Lenin ve Stalin’e göndermelerde bulunuyor:
“11 Aralık’ta sendika kongresi başladı. Ş’nin aday olmadığını öğrenen delegeler tepki göstermeye başladılar. Delegeler, Ş’nin aday olmamasının sorumlusu olarak gördükleri S. Topçu’nun konuşması sırasında kongre salonunu terk ettiler. Ancak Ş’nin ve diğer yöneticilerin çabası sonucu delegeler yeniden salona döndüler… S. Topçu’nun mali sekreterliğe aday gösterdiği Fatma, Topçu’nun ‘Fatma’ya oy vermeyen bana da vermesin’ çağrısına rağmen seçimi açık farkla kaybetti… S. Topçu soranlara ‘şerefsiz yoldaşlarım yüzünden’ diye yanıt veriyordu…
Direnişte olan işyerleriyle, örgütlenme çalışmalarıyla, sendikanın asıl sorunlarıyla ilgileneceğine, İstanbul şubeye savaş açtı. Şube yönetimini tanımadığını söyleyip, görevi bırakmaları yönünde baskı uygulamaya başladı.”
“Parti yöneticileri; ‘Tümtis’te Topçu ne derse o olacak. Topçu’nun her kararı, parti kararı olarak algılanacak!’ dediler.”
Metin, sonraki gelişmeleri 17 madde içinde anlatmaya çalışıyor. Hepsi de birer hotzotculuk timsali, bürokratik ve merkezi ayak oyunları, kumpaslar. Sadece birini örnek olarak verelim:
“Sendikanın İzmir ambarlarında çalışan ve yıllardır sendikamızın sayısız direniş ve mücadelesinde ön saflarda yer alan İstanbul şube yönetim kurulu üyesi olan E.Ç ile H.K’yi işten attırdı. Sendikaya gelen H.K’nin (ki kendisi kadın) üzerine yürüyerek dövmeye kalktı.”
Yani, yerini korumak ve sağlama almak için işbirlikçilik yapmaya ve işten attırmaya kadar uzanan bir sendika bürokratının uzun, ince partili yolu…
“137 delegenin imzası ile (210 delege var) olağanüstü genel kurul çağrısı yapıldı. Topçu, işveren sendikası başkanı ile birlikte işyerlerini dolaşıp (Bursa’da) imzaları geri çektirmeye çalıştıysa da bir başarı sağlayamadı.”
Parti ve Yöneticileri:
“Parti yöneticileri Topçu’yu tek karar ve otorite merci olarak tanıdı, koşulsuz itaat etmemizi istedi. Parti yönetimi sadece bunları yapmakla kalmadı:
*Önce pek çok arkadaşımızı haksız ve hukuksuz bir biçimde partiden ihraç etti.
*İşçileri ve sendika yöneticilerini tehdit etti.
*İşçilerin iradesine saygı göstermek yerine, olağanüstü genel kurulu her ne pahasına olursa olsun engelleyeceğini ilan etti.”
“Topçu ile aramızdaki anlaşmazlık, her ne kadar Fatma Subaşı sorunu olarak ortaya çıkmış ise de temelde ideolojiktir. Çatışma, burjuva bürokratik sendikalizm anlayışı ile sınıf sendikacılığı anlayışı arasındadır.”
Metni kaleme alanlar bir tepki refleksi ve hareketi niteliğinde soruna ışık tutuyorlarsa da, bütün bu yaşadıklarının halen duygusal olarak kopuşamadıkları Stalinist bürokratik parti anlayışından ve onun ideolojik olarak sendikaya yansımasından kaynaklandığını görebilmekten uzaktalar. Dolayısıyla da sorunun adını saf ve soyutça bir nitelemeyle “burjuva bürokratik sendikalizm anlayışı” olarak koyuyorlar. Solun başına bela olan bu illetin derin köklerine, halen alıntılarla gönderme yaptıkları Stalin’den ve onun ideolojik çerçevesinden dolayı inemiyorlar. Sorunun Stalinizm’den bağımsız olmadığını, görebilmekten uzak kalıyorlar. Sol içi şiddetin, tehdit ve cinayetlerin membağını bilmeden o acı suyu içip, ondan medet umuyorlar.
“İzmir’de, gece yarısı bir arkadaşımızın evinin önündeki kamyonetinin lastikleri bıçaklarla parçalandı, camları kırıldı. Olayı gerçekleştiren’“partililerin’ kimler olduğu tespit edildi.”
Sonuç:
“Yıllardır ateş hattında mücadele eden bizler, silahlı saldırılar ve kaçırılmalar da dahil her tür saldırıya göğüs gerdik. Parti basınında hep övgüyle anlatılan İzmir ambar işçilerinin direnişini örgütledik; İzmir sınıf hareketine önemli katkıları olan İzmir şubeyi mücadele merkezi haline getirdik; Gaziantep ambar işçilerini örgütleyerek Antep şubeyi kurduk; Bursa ambar işçilerini örgütleyerek Bursa şubeyi kurduk; Karadeniz şubeyi kurduk. Kurulu yerlere yönetici olarak tayin edilmedik. İşçileri örgütleyip şubeler kurduk ve işçiler tarafından yönetici seçildik. Hiçbir tehlike ve hiçbir bedel bizi mücadeleden alıkoymadı. Ama bugün dayatılan şey, sınıf kardeşinle, mücadele arkadaşınla ve yoldaşınla karşı karşıya gelmektir.”
Bu metin, içeriden bir yakınmanın sesi ve bir tür iç metin. İçeriği ise bir yerlerin içinde boğulup gitmesine göz yumulmayacak veriler sunuyor. Kol kırılır yen içinde kalır misali kırılan kafa, göz, kol, her ne ise görmezden gelinmemesini, geçiştirilmemesini gerekli kılıyor. Öldürülen üç işçiye sessiz kalınamayacağı gibi buna ve gelecek süreçlerde yaşanacaklara da sessiz kalmak düşünülemez.
Tabi asıl önemlisi ise, sınıf sendikacılığı adına işlenen cinayetlerin ve günahların sosyalizm mücadelesinde yarattığı tahribatların önüne geçebilmektir. Ardında yatan ideolojik zemine karşı mücadele etmektir. Sendika bürokrasisi işçi sınıfının pasıdır. Stalinist bürokrasi ise sınıf mücadelesinin bağrına saplanmış paslı bir bıçak…
(Ekim 2005 EZİLENLERİN KURTULUŞU / KASIM-2005 / SAYI: 24)
Gönderen Can Gençler Yazılma Zamanı: Cuma, Eylül 14, 2007
Etiketler: SENDİKALAR